Dünyanın en güzel şeyi değil mi?
Yalnız, ne tür bir obsesyondan bahsettiğimi açıklamalıyım muhtemelen. İnsanları takip edip, rahatsız edecek kadar etrafında dolaşıp, fotograflarını falan çekerek hastalık derecesindeki bir obsesyon değil bu. Bir kitaba, kitap serisine, filme, film serisine, bir aktöre, bir müzisyene, bir markaya, bir ressama, topluma malolmuş bir şeye karşı duyulan obsesyon bahsettiğim. Bu aslında herkese oturmayan bi' durum, kişiliğin bir uzantısı gibi bi' şey. Herkes çok etkilenmeye meyilli değildir, bazı insanlar sadece kendi yaşadıkarından etkilenirler ya da sadece ulaşabileceği insanlardan çok hoşlanırlar. Bazı insanlar ise filmlerdeki/kitaplardaki/şarkılardaki mükemmel hikayelerden, ulaşılmaz mükemmel adam/kadınlardan hoşlanırlar. Dediğim gibi, bu kişilikle alakalı bi' durum çoğunlukla. Zamanla edinilen ya da kaybedilen bi' durum olmadığını düşünüyorum, çok ekstrem şartlar oluşmadığı sürece.
Mesela ben, kendimi bildim bileli böyleyim.
Kitaplardaki karakterlerle arkadaş olmamla başladı. Hatırlayabildiğim en eski şey, Harry Potter takıntım. 7 yaşındaki bir kız çocuğuna, ilkokul birinci sınıfa giden bir öğrenci için son derece kalın kitapları bir ya da iki günde okutmayı beceren kitaplardı, olayı sanırım herkes biliyor. Ve gerçekten, sahip olduğu zekadan memnun ve bu konuda eleştirilmeyi -kendisi tarafından bile olsa- asla kendine yediremeyen ben, 11 yaşıma basana kadar Hogwarts'tan bir kabul mektubu gelmesini bekledim. Yürekten inanmıyodum, evet, ama hiç umudum yoktu dersem yalan söylemiş olurum. Kabul mektubumu beklerken bahçedeki ağaç dallarından sayısız asa yaptım, o kadar ki artık üzerlerine şekiller falan yapmaya başlamıştım, profesyonelleşiyordum. Tek sorunum Ollivander'ın kitapta bahsettiği anka teleği, unicorn boynuzu gibi özlere sahip olmamamdı. Yoksa olacaktı, büyü yapacaktı asalarım! O kadar kafayı yemiştim, evet. Sitenin arka bahçesine diagon yolu'na açılan geçidi çizdim, kırık tuğlaları; mahalledeki çocuklardan quidditch kadrosu oluşturdum; Çapulcu diye temel olarak taş ebesine benzeyen, yaratıcılıktan nasibini alamamış bi oyun icat ettim. Yastığımın altında Daniel Radcliffe resimleriyle uyudum, rüyamda defalarca Hermione oldum, annem artık kafayı yediğimi düşündüp neredeyse ezberlemiş olduğum Harry Potter kitaplarımı elimden aldığında, gece herkes uyuduktan sonra yorganın altında fenerle gizlice okudum, Hermione'ye özenip mahallede bize kabadayılık yapan çocuğu burnundan yumrukladım.
Eş zamanlı olarak ve sonrasında diğerleri geldi; Narnia, Star Wars, Stephen King romanları, Marvel kahramanları, DC kahramanları vs vs. Belli ki bu dünyadan olmak istemiyordum, gizemli ve büyülü şeylerin olduğu hikayelerin içinde yaşmak istiyordum. Küçük bir kız çocuğu için makul bir istek. Gerçek olamayacak kadar iyi ve gerçek olamayacak kadar kötü karakterleri olan, sihrin ve imkansız şeylerin mümkün olduğu bir dünyadan büyülenmeyecek yaşında bir çocuk gösterebilir misiniz bana? Yani ben kendimi bildim bileli şimdi tumblr'da facebook'ta yazıp durduğumuz 'fangirl' (türkçe karşılığı ne ola ki, fankızlık mı? olmadı sanki.) kelimesinin hayat bulmuş haliyim. 7 yaşındaki ben de, (daha kontrollü de olsa) an itibariyle 20 yaşındaki ben de. Etkilenmek, net doğruların net yanlışların ve harika hikayelerin olduğu sanal dünyada kaybolmak için hazır bekleyen ben.
İlkokul 3. ya da 4. sınıfta 'Uzay Maceraları' diye bir kitap yazdım; her şeyi benim eserimdi, resimliydi, resimlerini tek tek kendim çizdim. Bütün hikayeleri kendim kurguladım. Her şey birkaç arkadaşın (kahramanlar ben ve arkadaşlarımdan oluşuyordu) kendilerine karton kutulardan bir uzay mekiği yapıp içinde uyuyakaldıktan sonra uyandıklarında kendilerini sihirli bir şekilde gerçek bir uzay gemisinde uzayın derinliklerine yolculuk yaparken bulmasıyla başlıyordu. Bir sürü macera yaşayıp, prensesler ve gezegenler kurtarıp, bi anda kendilerini karton uzay gemilerinde uyanırken buluyorlardı. Ama kitabın sonunda bir soru işareti bırakmayı ihmal etmedim, uyandıktan sonra hepsi aynı rüyayı görmüş olduklarını farkediyor ve her biri ayrı ayrı sırt çantalarında maceralarına ait birer hatıra buluyorlardı. Tamam inanılmaz falan değil, yine de kabul etmelisiniz, 9 yaşındaki bir çocuğa göre oldukça iyi bir kurgu, hehe.
Ortaokul ve lise de bir şeylere takıp durmamla devam etti; Harry Potter kesintisiz bir şekilde devam etti, Yüzüklerin Efendisi, Heroes, Spider Man, Oasis, Doctor Who, Placebo, Stephen King, White Stripes, özellikle Jack White, Star Wars, Ersin Karabulut, James Franco (Tristan+Isolde'u izledikten sonra tam bir takıntıya dönüştü) hatta ve hatta Foster's Home for Imaginary Friends'ten Bloo. Etrafımdaki insanlar bıkana kadar durmadan bunlardan bahsediyordum. Her birine inanılmaz bir şekilde takıntılıydım. Ve bunu söylerken abartmıyorum. Sömestr tatilinde 15 günde çoğu Stephen King olan 20den fazla kitap okudum. 2 gece üst üste sabahlayarak bir Tristan+Isolde, bir Kurt Cobain portresi çizdim; bir daha o kadar güzel hiçbir şey çizemedim. James Franco'nun varolan tüm filmlerinin DVD'lerini aldım, lisedeyken küçük kardeşimle oturup Foster'ın Hayali Dostlar Mekanı'nı izledim, yıllarca Harry Potter RPG oynadım vs vs
Bunları düşünmemi tetikleyen şey ise, son zamanlardaki Sherlock takıntım. BBC'nin çektiği Sherlock'tan sonra, Benedict Cumberbatch'e ayrı, bağımsız olarak Sherlock Holmes'a ayrı bir sempati beslemeye başladım. Bir yandan Benedict'in oynadığı filmleri/oyunları izleyip bir yandan da Sherlock Holmes ile ilgili yazılmış/çekilmiş her şeyi sömürmeye başladım.
Anlatmaya çalıştığım şey şu ki, açıkça, bağımlı olmayı seviyorum. Beni mutlu ediyor. Örneğin; Benedict'in Hobbit'te Smaug'u canlandırması (sesinin yanında motion capture dedikleri olayda da benedict rol almış) senden 'hmm iyiymiş' tepkisi alabilir. Ama ben bunu öğrendikten sonra filme gitmeden evvel heyecandan uçuyordum. Sevdiğim ve gerçekten izlemekten zevk aldığım bi' adam, sevdiğim ve gerçekten izlemekten zevk aldığım bir yapımda yer alacak diye mutlu oluyorum. Bedavadan ekstra mutluluk. Ya da öylesine bir film/dizi izlerken Doctor Who ile ilgili, ya da Harry Potter'la ilgili bir espri falan yapıldığında hissettiğim o mutluluk. Sanırım bu yüzden seviyorum bunu. Şey gibi bu, yabancı bir filmde 'Türkiye, İstanbul' falan dendiğinde yaşanan o mutluluk hissi, hehe.
Hatta geçen gün bunu düşündüm, bazı filmleri Benedict oynuyo diye izliyorum, adamın rolü on dakka falan. O on dakka yaşadığım mutluluğu buna benzetiyorum.
+Rick dostum bu Benedict'e o kadar para veriyoruz ama sanki biraz saçma oldu on dakka oynatmak.
-Yok yok bilerek yaptım ben onu, fangirl'ler seviniyorlar filan...
Hehe.
Neyse sıkıldım.
Durumlar böyle.
Görüşürüz.
Allah bilir ne zaman.
Sunday, January 26, 2014
Monday, November 11, 2013
My Mad Fat Diary
Öncelikle, sayığın pıröfösör doktor Aybüke Uçar'a adeta kendi çocuğuymuş gibi reklamını yapıp, her türlü kefil olup, sonunda 'Kız sürekli Oasis dinliyor bak' diyerek beni oltasına düşürdüğü için teşekkür ediyorum.
En başta dizinin beni avuçlarına almasını sağlayan şeyi, müziklerdi. Her şeyiyle Britanya, ki her şeyiyle çok severim, hehe. (Tabii ki)Oasis'ten tut, Stone Roses'a, Radiohead'e efenime söyleyeyim burası pek Britanya olmamış ama Björk'e kadar, deliler gibi sevdiğim bütün grupları insanları alıp diziye şeyetmişler. Resmen izledikçe mutlu oldum. Her Oasis dendiğinde, duvardaki posterleri her gördüğümde, efsanevi '96 Knebworth konserine gidecekleri vakit Oasis tişörtleriyle görünce mutluluktan çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Yani şuna bi' bakın, 90 çocukları hehehe.
Hikayenin çok çok özel bi durumu yok, benim bahsedeceğim durum diziden çok spesifik bir durum. Yoksa klasik British Teenage Drama, işte bir eşcinsel, bir psikolojik problemli, bir öğretmeniyle ilişki yaşayan liseli, bir tane havalı/yakışıklı abimiz. Esas kızımız bu grupta bi şekilde kendine yer bulmaya çalışıyor falan filan.
Bu Oasis heycanlanmasıdır, müziktir, bunlar için başladım izlemeye, evet, ama işte izledikçe başka bi' yerden de yakaladı beni. Bu durum biraz şahsi bi' durum, yani hayatınızda hiç bundan muzdarip olmadıysanız bunu asla anlayamazsınız. Durum şu ki, esas kızımız fazla kilolu, hatta tam olarak 105 kilo, ve şu an hala çözemediğim bir sebepten dolayı kendine zarar vermeye çalışıyor, beceremiyor, 4 ay bir klinikte kaldıktan sonra bir arkadaş grubuna katılmaya çalışıyor. Spoiler değil bunlar, hemen küfrü basma, dizinin ilk sahnesine görüyosun bu durumu zaten.
Hiçbir zaman bu kadar kilolu olmadım, ama hiçbir zaman zayıf da olmadım. Sınava hazırlandığım evrelerde (iki adet var çünkü ehehe) totalde on kilodan fazla aldım ve gerçekten aynaya bakmak konusunda sıkıntılarım vardı. Ve resmen şu kızda, bu açıdan kendimi gördüm. Yani, alış veriş yaparken yaşadığı o daralma durumları, aynaya bakamama takıntısı, bütün o kabulleniş durumu... Ha, evet, bir de müzik zevki hehe, tabii o başka bi konu. (Ama kız üzgünken Champagne Supernova dinliyor yahu!)
Her neyse, bir sahne vardı ki, aslında gerçekten ürkütücüydü. Hayatınızda tanımadığınız tanışmadığınız, konuşmadığınız, hatta ve hatta hiç görmediğiniz birinin sizin rüyanızı aynen, aynı şekilde filme çektiğini Hayal edin. Ya ben bunu, bu şekilde o kadar çok hayal ettim ki, izlerken gerçekten tüylerim diken diken oldu, kesinlikle çok çok iyiydi, şu yazıyı yazmamın sebebi de şu sahne. Buyur:
Bu kadar kolayca kurtulabileceğini hayal etmek bile öylesine tatlı geliyo ki insana. Hani çok kötü bi şey olduğunda yaşadığınız 'lütfen bütün bunların hepsi rüya olsun, birazdan uyanayım, her şey normal olsun' durumu. Onun gibi bi şey. Bazıları bunun ne kadar güçlü bi sahne olduğunu, doğal olarak anlayamayabilirler, ama benim için kesinlikle çok etkiliydi, çok hem de.
Demem o ki, güzel dizi, cidden güzel dizi. Üzerine saatlerce yazabileceğim türden ilişkiler var karakterler arasında, taraf tutmaktan vazgeçip şöyle bi geriden incelediğinizde çok ilginç çıkarımlarda bulunabiliyosunuz. Kesinlikle amatör işi değil. Ve tabii ki, müzikler her şeyi çok daha iyi hale getiriyor.
Eğlenceli gibi, sıkmıyor, ama arada güzel dokunuyor, izle bence, sen biliyon ama.
Monday, October 21, 2013
Rutini Sevmek.
Evet, kimse bu kelimeyi sevmez, değil mi? 'Rutin'. Sevimsiz geliyor. 'Hep aynı şeyleri yapmak, ruhsuzlaşmak, heyecanını kaybetmek' gibi geliyor insana kelime, çünkü hep bu şekilde kullanılıyor. Ama hayır, rutin bu değil. Rutin esasen bu durumlar için. Rutin güven verici. Rutin huzur dolu. Her zaman ne yapacağını, belli bir saatte ne yaptığını, ne yapıyor olacağını bilmek demek rutin. Kış sabahındaki sıcak yorgan gibi rutin.
Rutin yaşamayı seviyorum.
Noel'in her konsere It's Good To Be Free ile başlayıp Don't Look Back In Anger ile bitirmesini seviyorum.
Sheldon'ın 'monday shirt'ünü 'thursday dinner'ını seviyorum.
Sabahları düzenli olarak patatesli yumurta-menemen-sucuklu yumurta sırasıyla kahvaltı etmeyi seviyorum.
Her gün yemek yerken bir bölüm dizi izlemeyi seviyorum.
Sabah okula giderken 'sabah dinlemelik şarkı'mı dinlemeyi, uzun yolda 'uzun yolda dinlemelik şarkı'mı dinlemeyi, üzgün olduğumda 'depresyonda dinlemelik şarkı'mı dinlemeyi seviyorum.
Sorun şu ki, beceremiyorum. Rutin yaşamayı beceremiyorum. Sevdiğim şeylerden, hala seviyor olduğum halde o kadar çabuk sıkılıyorum ki, kendimi bile korkutuyor bu. Bana hayatımın en büyük kaybını yaşatan şey de bu sanırım. Ve tabii ki, tam bir klasik; 'kaybedene kadar ne kadar değerli olduğunu anlamamak'.
Artık istemeden hayatımın bi rutine oturduğunu gördüm ama. Sanırım bütün bu insanlar haklı. Rutin ya mutsuzluktan doğuyor, ya da mutsuzluk rutinden doğuyor. Çünkü kendimi mutlu hissettiğim anlarda yıktım bütün kurallarımı. Mutsuzken sadece aklını gündelik şeylere vermek istiyorsun, mutsuz olduğun şey hakkında düşünmemek, meşgul olmak. Bu sayede her şeyin düzene giriyor. Yani benim için öyle.
Son birkaç ayda hayatımda hiç olmadığım kadar düzenliydim. Çünkü vicdan azabı çekiyordum ve aklımı bundan uzak tutmak için her şeyi yapıyor, kendime sürekli meşguliyet yaratıyordum. Dolabımı düzenliyordum, odamı temizliyordum, deliler gibi alış veriş yapıyordum. Şimdi buna bir de inanılmaz bir üzüntü eklenince, deli gibi kafamı meşgul tutacak şey arıyorum. Gülmeye, kahkaha atmaya çalışıyorum, kendime 'bak işte kahkaha atabiliyorsun, gülebiliyorsun, iyi olacaksın' diyebilmek için, iyi olabileceğimi kendime kanıtlamak için.
Ama başaramıyorum, başaramadıkça rutinlerime daha çok adıyorum kendimi. Asla makyajımı silmeden uyumuyorum, yatağımı sürekli topluyorum, ev işlerine koşuyorum. Çünkü, bir an için olsun kendimle ilgili durup düşünürsem, berbat hissediyorum.
Ruhum kirlenmiş gibi hissediyorum.
Hatta, bunu nasıl açıklayacağımı buldum! Sanki bir Horkuluk yaratmışım gibi hissediyorum. Ruhumu bölüp bir eşyaya saklamışım, sonra da onu yoketmişler gibi hissediyorum. Yarım. Yarım hissediyorum.
Nasıl ki bir insanı öldürdükten sonra artık masum olman imkansızsa, benim de masum olmam imkansız artık.
Keşke kaybettiklerim bundan ibaret olsaydı.
Yazarken dinledim:
Rutin yaşamayı seviyorum.
Noel'in her konsere It's Good To Be Free ile başlayıp Don't Look Back In Anger ile bitirmesini seviyorum.
Sheldon'ın 'monday shirt'ünü 'thursday dinner'ını seviyorum.
Sabahları düzenli olarak patatesli yumurta-menemen-sucuklu yumurta sırasıyla kahvaltı etmeyi seviyorum.
Her gün yemek yerken bir bölüm dizi izlemeyi seviyorum.
Sabah okula giderken 'sabah dinlemelik şarkı'mı dinlemeyi, uzun yolda 'uzun yolda dinlemelik şarkı'mı dinlemeyi, üzgün olduğumda 'depresyonda dinlemelik şarkı'mı dinlemeyi seviyorum.
Sorun şu ki, beceremiyorum. Rutin yaşamayı beceremiyorum. Sevdiğim şeylerden, hala seviyor olduğum halde o kadar çabuk sıkılıyorum ki, kendimi bile korkutuyor bu. Bana hayatımın en büyük kaybını yaşatan şey de bu sanırım. Ve tabii ki, tam bir klasik; 'kaybedene kadar ne kadar değerli olduğunu anlamamak'.
Artık istemeden hayatımın bi rutine oturduğunu gördüm ama. Sanırım bütün bu insanlar haklı. Rutin ya mutsuzluktan doğuyor, ya da mutsuzluk rutinden doğuyor. Çünkü kendimi mutlu hissettiğim anlarda yıktım bütün kurallarımı. Mutsuzken sadece aklını gündelik şeylere vermek istiyorsun, mutsuz olduğun şey hakkında düşünmemek, meşgul olmak. Bu sayede her şeyin düzene giriyor. Yani benim için öyle.
Son birkaç ayda hayatımda hiç olmadığım kadar düzenliydim. Çünkü vicdan azabı çekiyordum ve aklımı bundan uzak tutmak için her şeyi yapıyor, kendime sürekli meşguliyet yaratıyordum. Dolabımı düzenliyordum, odamı temizliyordum, deliler gibi alış veriş yapıyordum. Şimdi buna bir de inanılmaz bir üzüntü eklenince, deli gibi kafamı meşgul tutacak şey arıyorum. Gülmeye, kahkaha atmaya çalışıyorum, kendime 'bak işte kahkaha atabiliyorsun, gülebiliyorsun, iyi olacaksın' diyebilmek için, iyi olabileceğimi kendime kanıtlamak için.
Ama başaramıyorum, başaramadıkça rutinlerime daha çok adıyorum kendimi. Asla makyajımı silmeden uyumuyorum, yatağımı sürekli topluyorum, ev işlerine koşuyorum. Çünkü, bir an için olsun kendimle ilgili durup düşünürsem, berbat hissediyorum.
Ruhum kirlenmiş gibi hissediyorum.
Hatta, bunu nasıl açıklayacağımı buldum! Sanki bir Horkuluk yaratmışım gibi hissediyorum. Ruhumu bölüp bir eşyaya saklamışım, sonra da onu yoketmişler gibi hissediyorum. Yarım. Yarım hissediyorum.
Nasıl ki bir insanı öldürdükten sonra artık masum olman imkansızsa, benim de masum olmam imkansız artık.
Keşke kaybettiklerim bundan ibaret olsaydı.
Yazarken dinledim:
Sunday, October 20, 2013
Yeni. Gerçeküstü.
7-8 sene önce bir yaz tatilinden döndükten sonra iyi duyamadığımı farkettim, havuzdan mıdır artık nedir bilmiyorum. Doktora gittik, kulaklarımı temizledi. O kadar kirin kulağıma nasıl sığdığını gerçekten bilmiyorum. Ama konu bu değil, çok acayip bi durum oldu. Tam olarak sebebini bilmiyorum ama normalde duymayacağım sesleri duymaya başladım. Koridorda yürürken caddeden geçen arabaların kapı çarpma seslerini falan duyuyordum. Taa koridorun öbür ucunda fısıldaşan insanları çok net bi' şekilde duyuyordum. Babam vardı yanımda, durumu söyledim ona, kendi sesim bana inanılmaz yüksek geldi. Babam cevaplarken de aynı durumu yaşadım.
Hastaneden çıktık, başta çok can sıkıcıydı ve korkutucuydu. Ama durumun normal bi' şey olduğunu öğrendikten sonra rahatladım. Bu duyguyu nasıl anlatsam bilemiyorum. Hani çok gitmek istediğiniz bi yere ilk gittiğinizde yaşadığınız gerçeküstülük duygusu var ya. 'Off çok güzel ya, bu gerçek olamaz kesinlikle.' hissi. Aslında başkasının hayatıymış, ya da aslında rüya görüyomuşsun gibi. Öyle oldu. Daha önce tecrübe etmediğin bi şeyi yaşarken duyduğun o his işte. Her şey yeni ve gerçeküstü geliyor. Bi filmden alınmış gibi, sana ait olmayan anılara tanık oluyormuşsun gibi.
Yeni ve gerçeküstü. Kulağa kötü gelmiyor, değil mi?
Hayatımda hissettiğim en kötü his. Yeni ve gerçeküstü.
Bütün bunlar olmuş olamaz.
Ben böyle bir insan olamam, ben iyi bir insanım. Ben kimsenin kötülüğünü istemem, sinsice planlar yapmam, hırsımdan başkalarının başarılı olmasını engellemeye çalışmam, kıskanmam bile. Ben ya, Nupelda.
Ama oldu. Hepsi oldu, hepsi gerçek artık. Bu konuda yapamayacağım, ve aynı zamanda yapabilmek için her şeyimi verebileceğim tek bi' şey varsa o da olanları geri almaktır. Ama yapamam bunu. Kimse yapamaz. Yanlış, yanlıştır. O en klasik örnekteki gibi tahtadan çivileri sökebilirim, çivinin deliğini kapatabilirim de belki, ama o delik hiç olmamış gibi yapamam. Yapamayız. Tanık olan kimsenin aklından silemem hiçbi' şeyi. Kendime 'ben iyi bir insanım' diyemiyorum artık. Tek yapabildiğim bütün bu olanlardan sonra çok mutsuz olabildiğime sevinmek. 'Bütün bunlar beni bu derece rahatsız ediyorsa, demek ki o kadar da kötü biri değilim' sonucunu çıkarabiliyorum ancak olanlardan.
Mutsuz olduğuna sevinmek. Sevinebilmek.
Durum bu.
Yaptığım şeyi nasıl atlatmaya çalıştığımı öğrendiğinde Yekta bana 'Bu dünyada senden daha değerli hiçbi' şey yok ki! Sen kendine değer vermezsen kim sana değer verecek?' dedi. Haksız. Haklı. Dünyada benden değerli bi' şey olmadığı doğru değil. Ama kendime değer vermediğimde kimsenin bana değer vermeyeceği durumu çok doğru. Bunu umursamamak ne kadar doğru, sanırım göreceli.
Yani, anlatmaya çalıştığım, yeni hissediyorum. İçimdeki 20 yaşındaki kız ölü. Bir kapı çivisi kadar ölü. Ruhumun kemiklerinin sızladığını hissediyorum yaşlılıktan. 'My body feels young but my mind is very old.' Yeni ve gerçeküstü hissediyorum. Bir gün o gerçeküstülük durumundan kurtulup ayaklarım yere bastığında şimdiden sırtımda zar zor taşıdığım yükün kemiklerimi kıracağını biliyorum. Ve iple çekiyorum.
Her sene, bir sene önceki kendimi omuzlarından sarsarak nasihat etmek istediğimi düşünürdüm. Bu sefer bir sene önceye dönüp kendimi öldürmek istiyorum.
Ama bir anlaşma yaptım.
Ve bozan taraf ben olmayacağım.
İyi geceler.
İyi günler.
Mutlu yıllar.
Günaydın.
Kaçırdığım her şey için, kaçırdığım kadar.
Hastaneden çıktık, başta çok can sıkıcıydı ve korkutucuydu. Ama durumun normal bi' şey olduğunu öğrendikten sonra rahatladım. Bu duyguyu nasıl anlatsam bilemiyorum. Hani çok gitmek istediğiniz bi yere ilk gittiğinizde yaşadığınız gerçeküstülük duygusu var ya. 'Off çok güzel ya, bu gerçek olamaz kesinlikle.' hissi. Aslında başkasının hayatıymış, ya da aslında rüya görüyomuşsun gibi. Öyle oldu. Daha önce tecrübe etmediğin bi şeyi yaşarken duyduğun o his işte. Her şey yeni ve gerçeküstü geliyor. Bi filmden alınmış gibi, sana ait olmayan anılara tanık oluyormuşsun gibi.
Yeni ve gerçeküstü. Kulağa kötü gelmiyor, değil mi?
Hayatımda hissettiğim en kötü his. Yeni ve gerçeküstü.
Bütün bunlar olmuş olamaz.
Ben böyle bir insan olamam, ben iyi bir insanım. Ben kimsenin kötülüğünü istemem, sinsice planlar yapmam, hırsımdan başkalarının başarılı olmasını engellemeye çalışmam, kıskanmam bile. Ben ya, Nupelda.
Ama oldu. Hepsi oldu, hepsi gerçek artık. Bu konuda yapamayacağım, ve aynı zamanda yapabilmek için her şeyimi verebileceğim tek bi' şey varsa o da olanları geri almaktır. Ama yapamam bunu. Kimse yapamaz. Yanlış, yanlıştır. O en klasik örnekteki gibi tahtadan çivileri sökebilirim, çivinin deliğini kapatabilirim de belki, ama o delik hiç olmamış gibi yapamam. Yapamayız. Tanık olan kimsenin aklından silemem hiçbi' şeyi. Kendime 'ben iyi bir insanım' diyemiyorum artık. Tek yapabildiğim bütün bu olanlardan sonra çok mutsuz olabildiğime sevinmek. 'Bütün bunlar beni bu derece rahatsız ediyorsa, demek ki o kadar da kötü biri değilim' sonucunu çıkarabiliyorum ancak olanlardan.
Mutsuz olduğuna sevinmek. Sevinebilmek.
Durum bu.
Yaptığım şeyi nasıl atlatmaya çalıştığımı öğrendiğinde Yekta bana 'Bu dünyada senden daha değerli hiçbi' şey yok ki! Sen kendine değer vermezsen kim sana değer verecek?' dedi. Haksız. Haklı. Dünyada benden değerli bi' şey olmadığı doğru değil. Ama kendime değer vermediğimde kimsenin bana değer vermeyeceği durumu çok doğru. Bunu umursamamak ne kadar doğru, sanırım göreceli.
Yani, anlatmaya çalıştığım, yeni hissediyorum. İçimdeki 20 yaşındaki kız ölü. Bir kapı çivisi kadar ölü. Ruhumun kemiklerinin sızladığını hissediyorum yaşlılıktan. 'My body feels young but my mind is very old.' Yeni ve gerçeküstü hissediyorum. Bir gün o gerçeküstülük durumundan kurtulup ayaklarım yere bastığında şimdiden sırtımda zar zor taşıdığım yükün kemiklerimi kıracağını biliyorum. Ve iple çekiyorum.
Her sene, bir sene önceki kendimi omuzlarından sarsarak nasihat etmek istediğimi düşünürdüm. Bu sefer bir sene önceye dönüp kendimi öldürmek istiyorum.
Ama bir anlaşma yaptım.
Ve bozan taraf ben olmayacağım.
İyi geceler.
İyi günler.
Mutlu yıllar.
Günaydın.
Kaçırdığım her şey için, kaçırdığım kadar.
Saturday, October 19, 2013
Doğruymuş.
Hayatın devam ettiği doğruymuş.
İnsan ne yaşarsa yaşasın, en güvendiği insan ona ihanet etsin, ya da kendi kendine ihanet etsin, ya da çok değer verdiği birini kaybetsin, ne olursa olsun hala yürürken bir çukur gördüğünde 'aman içerisine düşmeyeyim, canım acımasın' içgüdüsüyle etrafından dolaşıyormuş çukurun.
İsterse yaptıklarının vicdan azabından uyuyamasın, kendine saygısını yitirsin, insanlığından ödün vermiş olmanın ağırlığıyla boğuşsun, yine de kendini sevmeye devam edebiliyormuş. Ojesini tazeleyebiliyormuş, sınavdan geçmek isteyebiliyormuş veya canı sevdiği bir yemeği çekebiliyormuş.
İnsan, ne olursa olsun insan olmaya devam ediyormuş yani, anlatılanların hepsi doğruymuş.
Pişmanlık, yapıcı olabiliyormuş bazen. En soyut anlamda yapıcı tabii, içten içe seni kemiren bir şeye ne kadar yapıcı diyebilirsek o kadar soyut anlamda yapıcı. Ruhunun en çocuk, en mutlu taraflarını kemirip bin katarak sıçtığı bokundan kaleler yapıyormuş kemirdiği o yemyeşil alanlarına içinin. Karanlıklarda sadece silueti göründüğünden boktan olduğu belli olmayan görkemli kaleler. Heybetinden yaklaşamadığın, aslında sadece boktan ibaret olan kaleler. Böyle yapıcı işte.
Ama yaşıyormuşsun, doğruymuş.
Bir an bile vazgeçmek istemiyormuşsun nefes almaktan.
Doğruymuş.
İnsan umut etmekten bir an bile vazgeçmiyormuş.
Vazgeçmek istemiyormuş.
Bir an bile.
Güzel günler göreceğiz,
Güneşli günler.
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar,
Işıklı maviliklere süreceğiz.
Subscribe to:
Posts (Atom)



