Saturday, April 5, 2014

Neden Böyle Oldu?

Merhaba.
Her zaman olduğu gibi yine bok gibi konulardan bahsedicem, sonra demedi denmesin.

Neden böyle oldu ondan bahsedicem birazcık, başlıktan da anlaşıldığı gibi.

Dün eve geldim. Sınavdan çıkar çıkmaz, sınavdan sonraki ilk uçakla topuklarım götüme vura vura eve koşuyorum hep zaten. Anamı babamı özlüyorum olum ben.

Neyse, geldim eve, evde bi' gerginlik var. Neymiş diye bi soruşturdum babam anneme 'zıkkım' demiş. Oymuş olay. Annem anlatınca güldüm ilk 'öf anne amma abartmışsın' der gibi. Olay şöyle gerçekleşmiş. Annem babamın kahvede olmasına kızmış, halbuki adam daha yeni gitmiş, bütün arkadaşları orda oturuyo falan. Beş kere falan aramış annem 'benim başım ağrıyor sen kahvelerde eğlen' falan diye, babam huzursuz olmuş baya. Sonra da 'eve gelirken makarna al' demiş babama. Babam da makarna alıp eve gelmiş. Eve girer girmez annem paylamış adamı 'nerde kaldın, bu saate kalınır mı' falan diye bir sürü, babam da sinirlenmiş sonra da 'bu zıkkımı da gece gece ne yapacaksınız, yemek de yedik' gibi bi şey söylemiş makarnayı kastederek.

Ben güldüm ama annem baya dolmuştu, ciddili aşırı derecede sinirliydi. Ben aslında annemi tanıdığım için babamı gereksiz yere sıkboğaz ettiğini düşünüyodum, öyle de olmuştur muhtemelen. Ama annem bi cümle söyledi, ve çok haklıydı, çünkü olay kimin haklı olduğu değildi.

" Tamam, ben haksız olayım, belki haksızım, ama o benimle böyle konuşamaz. Benimle tartışsın, derdini anlatsın, kızsın bana ama benimle böyle konuşamaz. "

Haklı. Zıkkım nedir ya, belki annem haksızdı, hatta haksız olduğundan neredeyse eminim ama karşındaki insan, üstelik sokaktaki insan değil, değer verdiğin biri. Kırılabilirsin, incinebilirsin, sinirlenebilirsin. Ama bunu korumak gerek.

Şimdi neden bunu anlattım? Çünkü bu durumun bi 1000 level ötesini düşünün. Ben oradaydım işte. Haksızdım, suçluydum, affedilmez bi şey yapmıştım. Karşımdaki bana sinirliydi, kızgındı, üzgündü. Bu yüzden sinirini kontrol edemediği zamanlarda bana en kibar ifadeyle hakarete varan sözler söyleyebiliyordu. Yine de, affetmek istiyordu. Ben de kendimi dizginliyordum 'katlan, bu insanı kaybetmemek için katlan, sus, bi şey söyleme' diye. Bazen kendimi dizginleyemediğim zamanlarda Fatmagül'ün abisi gibi 'deme öyle, deme ya nolur' diyebiliyordum, karşılığında 'ama öylesin, ben lütfedip sana beni tekrar kazanabilmen için şans veriyorum sen hala bana böyle deme kafasındasın, yazıklar olsun' tadında cevaplar alıyordum. Olsundu, desindi, kaybetmemiştim sonuçta. Soruyodum 'ne kadar sürecek bana sinirin, geçecek mi bi gün', 'yok' diyodu 'bi gün geçebileceğini hiç sanmıyorum, hep böyle olacak heralde, belki ben dayanamam böyle olmaya, çeker giderim, sen de kendini çok alıştırma ama her şeye rağmen değer di mi yani, sen çekilemezsin bu durumda çünkü sen suçlusun'. Her şeyim şüpheli, hatalı, art niyetliydi ona göre. Her şeyimin altında kötü bi' şey yatıyordu, her şeyden önce içimde kötü bi' insan vardı.

Belki doğruydu. Belki kötü bi' insandım, belki kötü bi' insanım. Bazı insanların içinde var kötü olmak. Belki ben öyleyim. Bunu siyah ve beyaz olarak görmek ne kadar doğru, bilmiyorum. Ama diyelim ki, içim simsiyahmış. Olabilir, kimse kendi kendine 'ben çok kötüyüm ya nihahaha' demez gibi geliyor, belki de gerçekten inanılmaz kötü bi insanım. Ama insanım ben ya. Mesela şişman insanlar şişman olduğunu bilmiyo mu sanki, ama sen suratına 'şişmaan şişmaaan' diye bağırıp durursan katlanamaz buna. Ben de yaptığım hatanın büyüklüğünün farkındaydım, kendimi karşımdakinden bağımsız olarak, kendime karşı kötü hissediyordum zaten, bana edilip edilebilecek tüm hakaretleri içimden kendime etmiştim zaten.
Ve gerçekten, bundan kötüsü yok.
Bana göre bunun şiddeti üç aşamalı.
En zararsız olanı sokaktaki tanımadığın insanın sana """şişman""" demesi; en fazla 'ehehe manyak mıdır nedir ya' der yürür gidersin ama içinden de 'ulan şişman mıyım acaba' diye huzursuz olursun.
Bir de fikirlerine ve kendisine değer verdiğin birinin bunu söylemesi vardır; bu cidden acıtır. Demek ki öyleymiş, diye kabullenirsin ya da ona sinirlenir ama içten içe haklıdır kesin dersin.
En kötüsü ise kendi kendine aynada bakıp 'ulan gerçekten de ayı gibi şişmanım' demek. Kime sinirleneceksin, nasıl inkar edeceksin. Kabullenmekten başka çaren yok ki, iğrenç bi şey bu.

Şişman, sembolik orada, elli tane tırnakla belirtmeye çalıştığım gibi.

Anlatmaya çalıştığım, insan olduğumu vurgulama sebebim, insana katlanabilirmiş gibi geliyor, 'suçluyum, belki de böylesini hakettim' diyorsun kendine ama, insan olduğun için sana günde defalarca, günlerce aylarca hakaret edilmesine katlanamıyorsun. Olmuyor yani.

Ben kendinden mutsuz bi insanım zaten, paketten mutsuz çıkıyorum. Bunu en iyi Gülçin ve Aybüke bilir, ikisiyle de genel anlamda benzer sorunlar yaşadığımız için çok rahat açılabiliyorum, cidden mutlu değilim, ekstra yargılamaya ve mutsuz edilmeye ihtiyacım yok. Ya hepimiz doğduk büyüdük ve bi şekilde hayatımızı katlanır kılmaya çalışıp yaşamaya çalışıyoruz.  Hepimizin içinde kötülük de var iyilik de. Kötü yanlarımızı ortaya çıkaran şeyler de var; iyi yanlarımızı ortaya çıkaran şeyler de. Ne biliyim, birisi içki içtiği zaman kabadayıya bağlayabiliyo olabilir ya da maç izlerken küfürbazlaşabilir ya da ders çalışırken tahammülsüz olabilir. Bunlar minor örnekler. Bunun gerçekten de daha büyük etkileri olanları var. Bazı insanlar, bazı ilişkiler, bazı eşyalar, bazı anılar kötü yanınızı ortaya çıkarıyor olabilir. Kötü yanımı ortaya çıkaran şeylerden uzak durmaya karar verdim ben. Bu da büyük sorumluluklar sanırım. Büyük sorumluluklar almaktan kaçınıcam, belki korkakça ama en azından kendimi eğitene kadar böyle. Tutacağımdan kesinlikle emin olmadığım sözler vermeyeceğim, boyumdan büyük konuşmayacağım, kaldıramayacağım taşın altına elimi sokmayacağım. Ama artık beni kendimden başka kimsenin yargılamasına da izin vermeyeceğim. Çünkü çok çok iyi biliyorum ki kendimi en acımasız yargılayan varlık zaten benim.

Bütün bunlar çok zor, her şeyden önce alışkanlıktan kurtulmak dünyanın en zor şeyi. Ama ben böyle iyiyim, böyle kalmaya da devam edeceğim. Yabancılaşmakla suçlanırsam da söyleyebileceğim tek şey, keşke, olur ancak. Çünkü o zaman zincirdeki o sokakta tanımadığın insan basamağına çıkar durum ve en fazla 'manyak mı ne' der yürür giderdim. Ne yazık ki, ikinci ve üçüncü basamaklar da kucağa alınıp göğsüme göğsüme basılıyor, nefes alamıyorum. Umarım iyi hatırlanırım, ama hatırlanmayıp bağırılıp çağrılacaksam ya da kötü konuşulacaksam da artık gerçekten umursamayacağım. Çünkü elimden bi' şey gelmiyor artık. Yoruldum. Kulağıma geliyor gibi 'ben lütfedip sana bu şansı vermişim bir de utanmadan yoruldum mu diyorsun?' Evet. Diyorum.

Çünkü insanım ben.
İnsan.
İnsan.
Bir kere daha;
İnsan.

Friday, March 28, 2014

Virgül.

Geçen Cumartesi, arkadaşımla balık ekmek yemeye gittik. Biz dışarıda oturuyoduk, tam camekanın yanında, hemen yanımızda, camekanın diğer tarafında da üç kadın da oturmuş balıklarını yiyodu. Mutsuzluklardan mutsuzluk beğendiğim bir günümdeydim, son yazımı yazdığım gün hatta.

Neyse işte güzelli yemek yemenin sahte ve geçici mutluluğunun tadını çıkarmaya çalışıyodum -etraftaki bütün mutluluk kırıntılarını absorbe ediyordum-, kafamı bi' çevirdim ki, içeride oturan kadınlardan biri bana gözlerini dikmiş bakarak gülümsüyor. 'Ulan suratımda bi şey mi var' diye düşündüm kafamı çevirdim yüzümü temizledim, sonra dayanamadım tekrar baktım, bu sefer üç kadın da dönmüş bana bakıyodu. 'Oha' dedim 'çıplak mıyım neyim bu ne ya'. Kadınlar hala gözlerini kaçırmıyodu. Ben de kafamı 'ne var lan' manasında salladım. Kadın da böyle, of nasıl anlatılır bu, camekanın arkasından, işaret parmağını yüzüne çevirip yüzünün önünde bi daire çizdi, sonra da eliyle şu hareketi yaptı:


Ehehe, amca da ne içli yapmış di mi, bu hareketi bulabildiğim tek resim buydu napiyim. Google aramalarımı görseniz, piii. ' Çok güzel el hareketi ' 'Lezzetli el hareketi' 'Mmm hareketi' falan yazdım, yalnız lezzetli el hareketi yazarken lezzetli çipetpet çıktı ilkin, ona çok güldüm. Bunlardan bi bok çıkmadı, en fazla whatsapp'taki top smiley'si falan vardı. Ama bu resmi ne yazarak buldum biliyo musun?

Kimse bana şu saatten sonra zeki değilsin demesin.

Neyse, velhasıl, esas konu kadın baya baya bana 'güzelsin ona bakıyoruz' dedi. Başta dedim ki 'yha achaba bnlar bnle dlga fln mı gçylr .s.s..s' ama yok kadın çok içten gülümsüyodu. Ulan dedim, ne güzelli hismiş. O hareketi yaptıktan ve bende jeton düştükten sonra kafamla 'teşekkürler' hareketi yaptım, sonra kalkıp gittiler. Hiç yani bi beklentisi bi şeyi yok, kadın bi de ne beklentisi olucak. Hayır ama öyle içtendi ki, erkek olsaydı bile öyle beklentili bi şey düşünmezdim.

Yani, o sabah yazdığım yazıyı bitirememiştim aslen. Dönüp eklemek falan istiyordum dışarı çıkarken. Bi' virgül koydum oraya ama virgülden sonrasının böyle olacağını tahmin edememiştim. Anlatım bozukluğu gibi gün oldu, virgülden öncesiyle sonrası acayip tutarsız oldu; ama tatsız başlayıp tatlı bitmesi, tam tersinden iyidir.

Son zamanlarda başıma gelen en güzel şeydi, Buket orda direk 'bak bu insanın başına hep gelmez, yaz bunu dursun bi yerde' falan dedi ama yazmaya fırsatım olmadı günlerdir. Şimdi nedense şu şarkıyı dinlerken aklıma geldi de, beş dakikada bi çiziktireyim dedim.

Yazarken dinledim:


Güzelli günler.
Dersinizi çalışın benim gibi eşek olmayın.
Virgül koymadım, dikkatinizi çekerim. Ama bence herkes virgülün aslında nerede olduğunu biliyor.


Görüşürüz,
Nupelda.

Saturday, March 22, 2014

Tired of Trying.

Bıktım.

Bu yazıyı burada bitirebilirim, tek kelime. Diğer anlatacağım şeylerin hepsini barındırıyor zaten şu tek kelime. Ama içimi dökmem lazım, yazmaktaki esas amacım bu zaten.

Bıktım. Her şey için fazladan çaba göstermek zorunda olmaktan bıktım. Ulan, diyorum, böyle hisseden ben miyim sadece, etrafıma bakınıyorum, bazı insanlar benimle aynı durumdalar, evet. Ama umurlarında değil, ya hiç sıkılmıyor musun, bi an olsun iplerini koparmak istemiyor musun?

Okuduğum bölüm çok ağır, vermem gereken kilolar var, evim çok uzak, insanlarla senin kadar iyi anlaşamıyorum (kim olursan ol, öyle), ulan ayaklarıma uygun ayakkabı bulmak bile aşırı aşırı zor.

Fazla çalışmam, az yemem, ailemin yakında olmamasına alışmam, yalnız olmayı dert etmemem, uygun bi' ayakkabı bulmak için bir ay falan mağaza gezmem lazım.

Ağzına sıçtığım hayatımın en güzel anlarını film izlerken, müzik dinlerken, kitap okurken yaşıyorum artık.

Bıktım lan.

Valla billa bıktım.

Benim için insanlarla konuşmanın alternatifi değil yazmak.
Yazmanın alternatifi insanlarla konuşmak.

Bu hep böyleydi, kendimi sahip olmadığım kişiliklere büründürmekte üstüme yok, aynaya bakıp yeterince yalan söylersen inanıyorsun ya. Ben basit mutlulukların insanıyım dedim baya uzun bi süre. Aa keçeli kalem aldım heheh mutluyum, aa oyun hamuru, oley oje, hayır ruj aldım çok mutluyum heheheh.

Hayır.

Değilim.

Bıktım sadece.

Yazarken dinledim: (Tekrar tekrar tekrar tekrar tekrar...tekrar tekrar dinledim.)

Sunday, January 26, 2014

Obsesyon.

Dünyanın en güzel şeyi değil mi?

Yalnız, ne tür bir obsesyondan bahsettiğimi açıklamalıyım muhtemelen. İnsanları takip edip, rahatsız edecek kadar etrafında dolaşıp, fotograflarını falan çekerek hastalık derecesindeki bir obsesyon değil bu. Bir kitaba, kitap serisine, filme, film serisine, bir aktöre, bir müzisyene, bir markaya, bir ressama, topluma malolmuş bir şeye karşı duyulan obsesyon bahsettiğim. Bu aslında herkese oturmayan bi' durum, kişiliğin bir uzantısı gibi bi' şey. Herkes çok etkilenmeye meyilli değildir, bazı insanlar sadece kendi yaşadıkarından etkilenirler ya da sadece ulaşabileceği insanlardan çok hoşlanırlar. Bazı insanlar ise filmlerdeki/kitaplardaki/şarkılardaki mükemmel hikayelerden, ulaşılmaz mükemmel adam/kadınlardan hoşlanırlar. Dediğim gibi, bu kişilikle alakalı bi' durum çoğunlukla. Zamanla edinilen ya da kaybedilen bi' durum olmadığını düşünüyorum, çok ekstrem şartlar oluşmadığı sürece.

Mesela ben, kendimi bildim bileli böyleyim.

Kitaplardaki karakterlerle arkadaş olmamla başladı. Hatırlayabildiğim en eski şey, Harry Potter takıntım. 7 yaşındaki bir kız çocuğuna, ilkokul birinci sınıfa giden bir öğrenci için son derece kalın kitapları bir ya da iki günde okutmayı beceren kitaplardı, olayı sanırım herkes biliyor. Ve gerçekten, sahip olduğu zekadan memnun ve bu konuda eleştirilmeyi -kendisi tarafından bile olsa- asla kendine yediremeyen ben, 11 yaşıma basana kadar Hogwarts'tan bir kabul mektubu gelmesini bekledim. Yürekten inanmıyodum, evet, ama hiç umudum yoktu dersem yalan söylemiş olurum. Kabul mektubumu beklerken bahçedeki ağaç dallarından sayısız asa yaptım, o kadar ki artık üzerlerine şekiller falan yapmaya başlamıştım, profesyonelleşiyordum. Tek sorunum Ollivander'ın kitapta bahsettiği anka teleği, unicorn boynuzu gibi özlere sahip olmamamdı. Yoksa olacaktı, büyü yapacaktı asalarım! O kadar kafayı yemiştim, evet. Sitenin arka bahçesine diagon yolu'na açılan geçidi çizdim, kırık tuğlaları; mahalledeki çocuklardan quidditch kadrosu oluşturdum; Çapulcu diye temel olarak taş ebesine benzeyen, yaratıcılıktan nasibini alamamış bi oyun icat ettim. Yastığımın altında Daniel Radcliffe resimleriyle uyudum, rüyamda defalarca Hermione oldum, annem artık kafayı yediğimi düşündüp neredeyse ezberlemiş olduğum Harry Potter kitaplarımı elimden aldığında, gece herkes uyuduktan sonra yorganın altında fenerle gizlice okudum, Hermione'ye özenip mahallede bize kabadayılık yapan çocuğu burnundan yumrukladım.

Eş zamanlı olarak ve sonrasında diğerleri geldi; Narnia, Star Wars, Stephen King romanları, Marvel kahramanları, DC kahramanları vs vs. Belli ki bu dünyadan olmak istemiyordum, gizemli ve büyülü şeylerin olduğu hikayelerin içinde yaşmak istiyordum. Küçük bir kız çocuğu için makul bir istek. Gerçek olamayacak kadar iyi ve gerçek olamayacak kadar kötü karakterleri olan, sihrin ve imkansız şeylerin mümkün olduğu bir dünyadan büyülenmeyecek yaşında bir çocuk gösterebilir misiniz bana? Yani ben kendimi bildim bileli şimdi tumblr'da facebook'ta yazıp durduğumuz 'fangirl' (türkçe karşılığı ne ola ki, fankızlık mı? olmadı sanki.) kelimesinin hayat bulmuş haliyim. 7 yaşındaki ben de, (daha kontrollü de olsa) an itibariyle 20 yaşındaki ben de. Etkilenmek, net doğruların net yanlışların ve harika hikayelerin olduğu sanal dünyada kaybolmak için hazır bekleyen ben.

İlkokul 3. ya da 4. sınıfta 'Uzay Maceraları' diye bir kitap yazdım; her şeyi benim eserimdi, resimliydi, resimlerini tek tek kendim çizdim. Bütün hikayeleri kendim kurguladım. Her şey birkaç arkadaşın (kahramanlar ben ve arkadaşlarımdan oluşuyordu) kendilerine karton kutulardan bir uzay mekiği yapıp içinde uyuyakaldıktan sonra uyandıklarında kendilerini sihirli bir şekilde gerçek bir uzay gemisinde uzayın derinliklerine yolculuk yaparken bulmasıyla başlıyordu. Bir sürü macera yaşayıp, prensesler ve gezegenler kurtarıp, bi anda kendilerini karton uzay gemilerinde uyanırken buluyorlardı. Ama kitabın sonunda bir soru işareti bırakmayı ihmal etmedim, uyandıktan sonra hepsi aynı rüyayı görmüş olduklarını farkediyor ve her biri ayrı ayrı sırt çantalarında maceralarına ait birer hatıra buluyorlardı. Tamam inanılmaz falan değil, yine de kabul etmelisiniz, 9 yaşındaki bir çocuğa göre oldukça iyi bir kurgu, hehe.

Ortaokul ve lise de bir şeylere takıp durmamla devam etti; Harry Potter kesintisiz bir şekilde devam etti, Yüzüklerin Efendisi, Heroes, Spider Man, Oasis, Doctor Who, Placebo, Stephen King, White Stripes, özellikle Jack White, Star Wars, Ersin Karabulut, James Franco (Tristan+Isolde'u izledikten sonra tam bir takıntıya dönüştü) hatta ve hatta Foster's Home for Imaginary Friends'ten Bloo. Etrafımdaki insanlar bıkana kadar durmadan bunlardan bahsediyordum. Her birine inanılmaz bir şekilde takıntılıydım. Ve bunu söylerken abartmıyorum. Sömestr tatilinde 15 günde çoğu Stephen King olan 20den fazla kitap okudum. 2 gece üst üste sabahlayarak bir Tristan+Isolde, bir Kurt Cobain portresi çizdim; bir daha o kadar güzel hiçbir şey çizemedim. James Franco'nun varolan tüm filmlerinin DVD'lerini aldım, lisedeyken küçük kardeşimle oturup Foster'ın Hayali Dostlar Mekanı'nı izledim, yıllarca Harry Potter RPG oynadım vs vs

Bunları düşünmemi tetikleyen şey ise, son zamanlardaki Sherlock takıntım. BBC'nin çektiği Sherlock'tan sonra, Benedict Cumberbatch'e ayrı, bağımsız olarak Sherlock Holmes'a ayrı bir sempati beslemeye başladım. Bir yandan Benedict'in oynadığı filmleri/oyunları izleyip bir yandan da Sherlock Holmes ile ilgili yazılmış/çekilmiş her şeyi sömürmeye başladım.

Anlatmaya çalıştığım şey şu ki, açıkça, bağımlı olmayı seviyorum. Beni mutlu ediyor. Örneğin; Benedict'in Hobbit'te Smaug'u canlandırması (sesinin yanında motion capture dedikleri olayda da benedict rol almış) senden 'hmm iyiymiş' tepkisi alabilir. Ama ben bunu öğrendikten sonra filme gitmeden evvel heyecandan uçuyordum. Sevdiğim ve gerçekten izlemekten zevk aldığım bi' adam, sevdiğim ve gerçekten izlemekten zevk aldığım bir yapımda yer alacak diye mutlu oluyorum. Bedavadan ekstra mutluluk. Ya da öylesine bir film/dizi izlerken Doctor Who ile ilgili, ya da Harry Potter'la ilgili bir espri falan yapıldığında hissettiğim o mutluluk. Sanırım bu yüzden seviyorum bunu. Şey gibi bu, yabancı bir filmde 'Türkiye, İstanbul' falan dendiğinde yaşanan o mutluluk hissi, hehe.


Hatta geçen gün bunu düşündüm, bazı filmleri Benedict oynuyo diye izliyorum, adamın rolü on dakka falan. O on dakka yaşadığım mutluluğu buna benzetiyorum.

+Rick dostum bu Benedict'e o kadar para veriyoruz ama sanki biraz saçma oldu on dakka oynatmak.
-Yok yok bilerek yaptım ben onu, fangirl'ler seviniyorlar filan...

Hehe.

Neyse sıkıldım.
Durumlar böyle.
Görüşürüz.
Allah bilir ne zaman.

Monday, November 11, 2013

My Mad Fat Diary

Öncelikle, sayığın pıröfösör doktor Aybüke Uçar'a adeta kendi çocuğuymuş gibi reklamını yapıp, her türlü kefil olup, sonunda 'Kız sürekli Oasis dinliyor bak' diyerek beni oltasına düşürdüğü için teşekkür ediyorum.

En başta dizinin beni avuçlarına almasını sağlayan şeyi, müziklerdi. Her şeyiyle Britanya, ki her şeyiyle çok severim, hehe. (Tabii ki)Oasis'ten tut, Stone Roses'a, Radiohead'e efenime söyleyeyim burası pek Britanya olmamış ama Björk'e kadar, deliler gibi sevdiğim bütün grupları insanları alıp diziye şeyetmişler. Resmen izledikçe mutlu oldum. Her Oasis dendiğinde, duvardaki posterleri her gördüğümde, efsanevi '96 Knebworth konserine gidecekleri vakit Oasis tişörtleriyle görünce mutluluktan çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Yani şuna bi' bakın, 90 çocukları hehehe.




Hikayenin çok çok özel bi durumu yok, benim bahsedeceğim durum diziden çok spesifik bir durum. Yoksa klasik British Teenage Drama, işte bir eşcinsel, bir psikolojik problemli, bir öğretmeniyle ilişki yaşayan liseli, bir tane havalı/yakışıklı abimiz. Esas kızımız bu grupta bi şekilde kendine yer bulmaya çalışıyor falan filan.

Bu Oasis heycanlanmasıdır, müziktir, bunlar için başladım izlemeye, evet, ama işte izledikçe başka bi' yerden de yakaladı beni. Bu durum biraz şahsi bi' durum, yani hayatınızda hiç bundan muzdarip olmadıysanız bunu asla anlayamazsınız. Durum şu ki, esas kızımız fazla kilolu, hatta tam olarak 105 kilo, ve şu an hala çözemediğim bir sebepten dolayı kendine zarar vermeye çalışıyor, beceremiyor, 4 ay bir klinikte kaldıktan sonra bir arkadaş grubuna katılmaya çalışıyor. Spoiler değil bunlar, hemen küfrü basma, dizinin ilk sahnesine görüyosun bu durumu zaten. 

Hiçbir zaman bu kadar kilolu olmadım, ama hiçbir zaman zayıf da olmadım. Sınava hazırlandığım evrelerde (iki adet var çünkü ehehe) totalde on kilodan fazla aldım ve gerçekten aynaya bakmak konusunda sıkıntılarım vardı. Ve resmen şu kızda, bu açıdan kendimi gördüm. Yani, alış veriş yaparken yaşadığı o daralma durumları, aynaya bakamama takıntısı, bütün o kabulleniş durumu... Ha, evet, bir de müzik zevki hehe, tabii o başka bi konu. (Ama kız üzgünken Champagne Supernova dinliyor yahu!)

Her neyse, bir sahne vardı ki, aslında gerçekten ürkütücüydü. Hayatınızda tanımadığınız tanışmadığınız, konuşmadığınız, hatta ve hatta hiç görmediğiniz birinin sizin rüyanızı aynen, aynı şekilde filme çektiğini Hayal edin. Ya ben bunu, bu şekilde o kadar çok hayal ettim ki, izlerken gerçekten tüylerim diken diken oldu, kesinlikle çok çok iyiydi, şu yazıyı yazmamın sebebi de şu sahne. Buyur:


Bu kadar kolayca kurtulabileceğini hayal etmek bile öylesine tatlı geliyo ki insana. Hani çok kötü bi şey olduğunda yaşadığınız 'lütfen bütün bunların hepsi rüya olsun, birazdan uyanayım, her şey normal olsun' durumu. Onun gibi bi şey. Bazıları bunun ne kadar güçlü bi sahne olduğunu, doğal olarak anlayamayabilirler, ama benim için kesinlikle çok etkiliydi, çok hem de.

Demem o ki, güzel dizi, cidden güzel dizi. Üzerine saatlerce yazabileceğim türden ilişkiler var karakterler arasında, taraf tutmaktan vazgeçip şöyle bi geriden incelediğinizde çok ilginç çıkarımlarda bulunabiliyosunuz. Kesinlikle amatör işi değil. Ve tabii ki, müzikler her şeyi çok daha iyi hale getiriyor.

Eğlenceli gibi, sıkmıyor, ama arada güzel dokunuyor, izle bence, sen biliyon ama.




Monday, October 21, 2013

Rutini Sevmek.

Evet, kimse bu kelimeyi sevmez, değil mi? 'Rutin'. Sevimsiz geliyor. 'Hep aynı şeyleri yapmak, ruhsuzlaşmak, heyecanını kaybetmek' gibi geliyor insana kelime, çünkü hep bu şekilde kullanılıyor. Ama hayır, rutin bu değil. Rutin esasen bu durumlar için. Rutin güven verici. Rutin huzur dolu. Her zaman ne yapacağını, belli bir saatte ne yaptığını, ne yapıyor olacağını bilmek demek rutin. Kış sabahındaki sıcak yorgan gibi rutin.

Rutin yaşamayı seviyorum.
Noel'in her konsere It's Good To Be Free ile başlayıp Don't Look Back In Anger ile bitirmesini seviyorum.
Sheldon'ın 'monday shirt'ünü 'thursday dinner'ını seviyorum.
Sabahları düzenli olarak patatesli yumurta-menemen-sucuklu yumurta sırasıyla kahvaltı etmeyi seviyorum.
Her gün yemek yerken bir bölüm dizi izlemeyi seviyorum.
Sabah okula giderken 'sabah dinlemelik şarkı'mı dinlemeyi, uzun yolda 'uzun yolda dinlemelik şarkı'mı dinlemeyi, üzgün olduğumda 'depresyonda dinlemelik şarkı'mı dinlemeyi seviyorum.

Sorun şu ki, beceremiyorum. Rutin yaşamayı beceremiyorum. Sevdiğim şeylerden, hala seviyor olduğum halde o kadar çabuk sıkılıyorum ki, kendimi bile korkutuyor bu. Bana hayatımın en büyük kaybını yaşatan şey de bu sanırım. Ve tabii ki, tam bir klasik; 'kaybedene kadar ne kadar değerli olduğunu anlamamak'.

Artık istemeden hayatımın bi rutine oturduğunu gördüm ama. Sanırım bütün bu insanlar haklı. Rutin ya mutsuzluktan doğuyor, ya da mutsuzluk rutinden doğuyor. Çünkü kendimi mutlu hissettiğim anlarda yıktım bütün kurallarımı. Mutsuzken sadece aklını gündelik şeylere vermek istiyorsun, mutsuz olduğun şey hakkında düşünmemek, meşgul olmak. Bu sayede her şeyin düzene giriyor. Yani benim için öyle.

Son birkaç ayda hayatımda hiç olmadığım kadar düzenliydim. Çünkü vicdan azabı çekiyordum ve aklımı bundan uzak tutmak için her şeyi yapıyor, kendime sürekli meşguliyet yaratıyordum. Dolabımı düzenliyordum, odamı temizliyordum, deliler gibi alış veriş yapıyordum. Şimdi buna bir de inanılmaz bir üzüntü eklenince, deli gibi kafamı meşgul tutacak şey arıyorum. Gülmeye, kahkaha atmaya çalışıyorum, kendime 'bak işte kahkaha atabiliyorsun, gülebiliyorsun, iyi olacaksın' diyebilmek için, iyi olabileceğimi kendime kanıtlamak için.

Ama başaramıyorum, başaramadıkça rutinlerime daha çok adıyorum kendimi. Asla makyajımı silmeden uyumuyorum, yatağımı sürekli topluyorum, ev işlerine koşuyorum. Çünkü, bir an için olsun kendimle ilgili durup düşünürsem, berbat hissediyorum.

Ruhum kirlenmiş gibi hissediyorum.

Hatta, bunu nasıl açıklayacağımı buldum! Sanki bir Horkuluk yaratmışım gibi hissediyorum. Ruhumu bölüp bir eşyaya saklamışım, sonra da onu yoketmişler gibi hissediyorum. Yarım. Yarım hissediyorum.

Nasıl ki bir insanı öldürdükten sonra artık masum olman imkansızsa, benim de masum olmam imkansız artık.

Keşke kaybettiklerim bundan ibaret olsaydı.




Yazarken dinledim:

Sunday, October 20, 2013

Yeni. Gerçeküstü.

7-8 sene önce bir yaz tatilinden döndükten sonra iyi duyamadığımı farkettim, havuzdan mıdır artık nedir bilmiyorum. Doktora gittik, kulaklarımı temizledi. O kadar kirin kulağıma nasıl sığdığını gerçekten bilmiyorum. Ama konu bu değil, çok acayip bi durum oldu. Tam olarak sebebini bilmiyorum ama normalde duymayacağım sesleri duymaya başladım. Koridorda yürürken caddeden geçen arabaların kapı çarpma seslerini falan duyuyordum. Taa koridorun öbür ucunda fısıldaşan insanları çok net bi' şekilde duyuyordum. Babam vardı yanımda, durumu söyledim ona, kendi sesim bana inanılmaz yüksek geldi. Babam cevaplarken de aynı durumu yaşadım.

Hastaneden çıktık, başta çok can sıkıcıydı ve korkutucuydu. Ama durumun normal bi' şey olduğunu öğrendikten sonra rahatladım. Bu duyguyu nasıl anlatsam bilemiyorum. Hani çok gitmek istediğiniz bi yere ilk gittiğinizde yaşadığınız gerçeküstülük duygusu var ya. 'Off çok güzel ya, bu gerçek olamaz kesinlikle.' hissi. Aslında başkasının hayatıymış, ya da aslında rüya görüyomuşsun gibi. Öyle oldu. Daha önce tecrübe etmediğin bi şeyi yaşarken duyduğun o his işte. Her şey yeni ve gerçeküstü geliyor. Bi filmden alınmış gibi, sana ait olmayan anılara tanık oluyormuşsun gibi.

Yeni ve gerçeküstü. Kulağa kötü gelmiyor, değil mi?

Hayatımda hissettiğim en kötü his. Yeni ve gerçeküstü.

Bütün bunlar olmuş olamaz.

Ben böyle bir insan olamam, ben iyi bir insanım. Ben kimsenin kötülüğünü istemem, sinsice planlar yapmam, hırsımdan başkalarının başarılı olmasını engellemeye çalışmam, kıskanmam bile. Ben ya, Nupelda.

Ama oldu. Hepsi oldu, hepsi gerçek artık. Bu konuda yapamayacağım, ve aynı zamanda yapabilmek için her şeyimi verebileceğim tek bi' şey varsa o da olanları geri almaktır. Ama yapamam bunu. Kimse yapamaz. Yanlış, yanlıştır. O en klasik örnekteki gibi tahtadan çivileri sökebilirim, çivinin deliğini kapatabilirim de belki, ama o delik hiç olmamış gibi yapamam. Yapamayız. Tanık olan kimsenin aklından silemem hiçbi' şeyi. Kendime 'ben iyi bir insanım' diyemiyorum artık. Tek yapabildiğim bütün bu olanlardan sonra çok mutsuz olabildiğime sevinmek. 'Bütün bunlar beni bu derece rahatsız ediyorsa, demek ki o kadar da kötü biri değilim' sonucunu çıkarabiliyorum ancak olanlardan.

Mutsuz olduğuna sevinmek. Sevinebilmek.
Durum bu.

Yaptığım şeyi nasıl atlatmaya çalıştığımı öğrendiğinde Yekta bana 'Bu dünyada senden daha değerli hiçbi' şey yok ki! Sen kendine değer vermezsen kim sana değer verecek?' dedi. Haksız. Haklı. Dünyada benden değerli bi' şey olmadığı doğru değil. Ama kendime değer vermediğimde kimsenin bana değer vermeyeceği durumu çok doğru. Bunu umursamamak ne kadar doğru, sanırım göreceli.

Yani, anlatmaya çalıştığım, yeni hissediyorum. İçimdeki 20 yaşındaki kız ölü. Bir kapı çivisi kadar ölü. Ruhumun kemiklerinin sızladığını hissediyorum yaşlılıktan. 'My body feels young but my mind is very old.' Yeni ve gerçeküstü hissediyorum. Bir gün o gerçeküstülük durumundan kurtulup ayaklarım yere bastığında şimdiden sırtımda zar zor taşıdığım yükün kemiklerimi kıracağını biliyorum. Ve iple çekiyorum.

Her sene, bir sene önceki kendimi omuzlarından sarsarak nasihat etmek istediğimi düşünürdüm. Bu sefer bir sene önceye dönüp kendimi öldürmek istiyorum.

Ama bir anlaşma yaptım.
Ve bozan taraf ben olmayacağım.
İyi geceler.
İyi günler.
Mutlu yıllar.
Günaydın.
Kaçırdığım her şey için, kaçırdığım kadar.