Saturday, July 2, 2016

Patika.

Buraya mutlu bir anıdan bahsetmek, birilerine isyan etmek, sorunlarımın-sıkıntılarımın-çıkmazlarımın üzerine düşünmek ya da sadece yazmak rahatlattığı için yazmayı alışkanlık etmiştim. Birkaç ayda bir dolup taştığım için içimden geçenleri buraya kusar, o minicik, anlık, belki birkaç anlık rahatlamadan başka hiçbir şeyin en ufak bir yardımı dokunmadığından belki de inanılmaz bir tatmin duyar, ertesi gün hiçbir şey değişmemiş halde bir sonraki taşma noktasına kadar yaşamaya devam ederdim.  Bu alışkanlığımı kaybettiğimi fark ediyorum, burası yükleri boşaltma noktasının yanında aynı zamanda uzun zamanlı belleğimdi de. Bizi inanılmaz üzen, heyecanlandıran, mutlu eden, bir daha hiçbir şey aynı olamayacakmış gibi hissettiren şeyleri ne kadar kolay unuttuğumu fark ettiğimde, bunu yapıyor olmak beni rahatlatmıştı. Çünkü bütün mutlu olayların yanında en umutsuz anlarımızı, dibe vurduğumuzu düşündüğümüz, hayatımızı veya kendimizi anlamsız ve önemsiz hissettiğimiz anları da unutmak istemeyiz. Unutmak istediğimiz şeyler olduğunu düşünmek pişmanlığımıza sunulmuş bir mazerettir sadece.

Daha kapsamlı açıklamak gerekirse; hayatımın ve kişiliğimin dönüm noktası ve aynı zamanda daha fazla dibe vuramayacağımı düşündüğüm anlara dair unuttuğum ayrıntıların beni nasıl rahatsız ettiğini tahmin edemezsiniz. Dönüp, hayatımda bu kadar net tanımlayabildiğim en önemli olaylar zinciri ile ilgili düşünüp, hatırlayamadıklarımdan dolayı kendime kızdığım, ‘Bunu nasıl unutursun?’ diye, vicdanımı hatta insanlığımı sorguladığım zamanlarda fark etmeden geçmiş hakkında düşünmeye başladım. En ufak beğenilerimin, her gün düşünmeden yerine getirdiğim alışkanlıklarımın ya da mesela gözlüklü oğlanlardan daha fazla hoşlanma sebebimin her birinin geçmişte aslında çok mantıklı birer açıklaması olduğunu fark ettim. Hepimiz, şu anda olduğumuz insanların geçmişte yaşadıklarımızın, gördüklerimizin, etkilendiklerimizin, bilinçaltımıza yerleşen imgelerin, fikirlerin sonucu olduğunu biliyor ve kabul ediyoruzdur. Benim için o zaman önemli fakat şimdi düşününce küçük gelen şeylerin cevaplarını hep geçmişi, beni bulunduğum noktaya sürükleyen olaylar, kişiler, olgular, fikirler üzerine düşünerek buldum. Kendimi tanımanın anahtarı ve tek yolu bu gibi geliyor bana. Peki neden önemli? Çünkü kendini tanımaktan daha önemli bir şey düşünemiyorum ben, sen düşünebiliyor musun?

Sonuç olarak bunları düşünmüş, ve böyle bir yol bulmuş olmanın rahatlığıyla burada –artık geçmişi temsil eden- yazdıklarımı okuduğumda, her bir kelimeyi yazarken onu bana yazdıran bütün olayları ayrıntılarıyla hatırlamaya başladım. Bunu çok sorguladıktan sonra bilimsel ve kanıtlanmış olarak ulaştığım sonuç şu ki; ne kadar önemli bulursanız bulun, ne kadar etkileyici ve sarsıcı olursa olsun, unutmak çok normaldir. Belleğimiz böyle çalışır, unutarak, hatta belli bir eşiğin üzerindeyse bir olayın sarsıcılık oranı, tamamen unutma eğilimlidir. Belleğin bir başka çalışma biçimi de ‘tetikleme’dir; bir koku, bir görüntü, bir fikir, bir kelime, herhangi bir şeyin tetiklediği bir anı tetiklemenin olmadığı bir hatırlama seansından çok daha ayrıntılı ve verimli bir hatırlama sağlar. Bunun dışında psikiyatri hala tartışmalı ve kanunlaşmamış, doğası gereği kanıtlanması ve geçerliliği neredeyse imkansız hipotezlerle dolu olsa da, şimdi ‘ay pedofilik o adam, sapık’ diyerek ya da yazdığı sayfalarca makaleden, kitaptan tek bir kelime okumamış olmasına rağmen ‘öyle saçma şey mi olur ensest demek bu!’ şeklinde, ne kadar ciddiye almanız gerektiği oldukça aşikâr olan eleştirilere rağmen Freud’un (ben yapmadım, ama bunun yanında Jung, Erich Fromm falan da okumak lazımmış, ciddi antitezleri varmış) yazmış olduğu birçok şeyden (kabul etmeliyim ki sadece o an işime yarayacağını düşündüğüm kısımlarından) de yardım alarak en sıradan şeyin geçmişteki sebebini bulmayı bir çeşit saplantılı oyun haline getirmiştim ve bunu eksik ve kısmen hatalı da olsa yapmış olmaktan hala çok memnunum, hala da faydalı buluyorum.

Bütün bunları yazıyor olmamın sebebi de sen bunu oku diye değil aslında, kendime bunu neden artık yapmadığımı sormak, aslında tam olarak bu yazdıklarımı düşünüyorken hala yapıyor olmam gerektiğini kendime anlatmaya çalışmaktı. Yakın zamanda kendimi öncesinde asla ait hissedemediğim Tıp dünyasında neredeyse edebiyat kadar heyecan duyduğum bir şey bulduğuma karar verdim: Psikiyatri. Ve bu iki şeyi ortak bir noktada, edebiyat tabanında buluşturup belki gerçekten iyi bir şey ortaya koyabileceğim konusunda zaman zaman (tamam, belki de sık sık) karamsarlığa düşsem de, kendi standartlarıma göre oldukça umutluyum da. Önümde hedefe koyduğum böyle bir şey varken, önce belki de Proust gibi kayıp zamanın peşine düşmeli, kendimi tanımalıyım. Bunun sonlanan bir süreç olduğunu düşünmediğim gibi böylesine iddialı alanlarda ortaya bir şey koyabilmek için ulaşılması gereken belirsiz, kişisel ve değişken bir sınır olduğuna da inanıyorum. Orhan Pamuk’un (Merhaba Müjde!) bir röportajında da söylediği gibi yazarın en önemli iki görevi vardır; birincisi ve öncelikli olanı kendini tanımak, ikincisi ise insanı tanımak. Psikiyatri'nin 'tanıma' yolunda çok çok faydalı bir malzemeye dönüşebileceğini öngörmek çok da zor bir şey olmasa gerek.

Ve bütün bunların yolunu, belki tamamen olayların sürüklediği yerde tesadüfen, belki de içgüdüsel bir şekilde yıllar önce bulmuştum.
Bütün yazının ana fikri ise şu: Doğru yoldaydın, patikada kalmalısın!
İyi günler efenim.

Tuesday, October 13, 2015

Candids.

Mutlu bi' hayat yaşayabilmem için çok fazla beklenti var. Benim kendimden, başkalarının benden, benim başkalarından.

Ayarlayamıyorum.

Her şeyi dengede tutmak o kadar zor ki. Dersleri, ilişkilerimi, uykumu, hatta kilomu. En çok kilomu.

9gag postu vardı bi tane, dur bulucam, accurate as fuck.

Beni Jedi olarak yaratmayan rabbim, isyandayım, sen affet.

Dur lan, bunu demicektim.

Ya ben multifonskiyonla yaşamaya programlanmamışım. Mutfak robotu, rende, elektrik süpürgesi filan olmak istiyorum. Tek bir amacım, fonksiyonum olsun. Rendelemek mi, kesmek mi, su kaynatmak mı, tek bi şey yapayım ya, iyi yapayım onu da. Bana sorarsan, tek bi şey yapacaksam seveyim. Çok güzel seviyorum lan, altını üstünü, önünü arkasını, kusurunu eksiğini seviyorum. Sherlock seviyorum, Oasis seviyorum, babamı seviyorum, önünü alamıyorum. Ayarlayamıyorum ama. Sherlock da beni o kadar sevsin istiyorum, Oasis sırf beni seviyor diye birleşip Diyarbakır'da konser versin falan istiyorum.

Nazım Hikmet demiş;
sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?

Beklenti.
Şart anasını satayım, hem sen elmanın beni sevmediğini nereden biliyorsun, belki nanofrekanslarla yayılan elma dilinde bana seranat yapıyo elma? Belki Benedict gece rüyalarında beni görüyo da karısından çekinip anlatamıyo. Ben de seni seviyorum Ben.

Sünger gibiyim sevgi konusunda, verdikçe çekiyorum, şiştikçe şişiyorum, herkes, her şey beni deliler gibi sevsin istiyorum, hastalık mı bu? Noel Gallagher beni daha fazla sevsin. Manchester City kadar sevsin. Hayır biraz daha fazla. Jack White bana soyadını versin istiyorum, Nupelda Aydemir White olayım, ironik filan da hem, komik olur. Hayır Jack, kendi soyadım da duracak, babamı çok seviyorum.

Korktun mu?

Kork.

Şakayı-komikliği, meibom ve zeiss bezlerimin öbür tarafına koyarsak, aşırı çaresizim. Ne kendi beklentilerimi karşılayabiliyorum, ne başkalarınınkini. Çünkü tembelim.

Başkalarından beklentilerim de karşılanmıyor ama. Çünkü devamlı ve sürekli bir sevgi ihtiyacı içerisindeyim.

Filmlerin, kitapların, dizilerin romantize ettiği sevgiyi bekliyorum sanırım. Annemden, babamdan, kardeşimden, arkadaşlarımdan, sevgilimden, My Mad Fat Diary'deki Finn'den, Michael Fassbender'dan. Ehe. Şakalar komiklikler gl.lacrimalis'in öbür tarafına tabi.

Ben bu salak şeylerle büyüdüm, ne biliyim, Uğultulu Tepeler'deki aşkından ince hastalığa yakalanıp ölenlerle, Stand By Me'deki River Phoenix'in arkadaşlarına duyduğu korkunçlu sevgiyle, Harry Potter'ın annesinin sevgisiyle filan. Bekliyorum lan. Ben öyle seviyorum çünkü.
Yeterli olduğum tek konu bu, yeminle. Sevemediğim şeyi/insanı, kendimi aksine inandırmaya ne kadar çalışırsam çalışayım, üzerinde ne kadar süre uğraşırsam uğraşayım sevemiyorum, bi yerde cortluyo. Ama sevdiğim şeyi/insanı baya güzel seviyorum. Doğum gününü unutuyorum, ekranını çatlatıyorum, dikişleri patlayana kadar giyiyorum, üzüyorum kırıyorum ama baya baya seviyorum. Geçmiyo da.

Ama hiçbiriniz yeterli değilsiniz lan.
Valla.
İyi geceler.


Monday, March 16, 2015

Vatican Cameos.

Şımarık hissediyorum.

Ama insan olmanın getirisi bu bence, yani herkes böyledir. İçinde bulunduğun durumda eninde sonunda, genelde sıklıkla, bi şekilde sorunlar, pürüzler çıkıyor ve bu seni bi şekilde rahatsız ediyor. Uzun süre çıkmadığı durumlar da oluyor, o zaman da sıkılıyorsun. Herkes böyledir, şımarıklık bu, evet, ama insani.
Bi süredir bunu düşünüyorum, 'insani' ne demek diye, doğru ya da yanlış başka şeyler, bence davranışların bu temelde değerlendirilmesi gerekir. Hatalıysa o insan, bi şekilde, dışarıdan ya da kendi vicdanıyla cezalandırılır, bi süre sonra ikisi de rahat bırakır. Ama 'insani' değilse o davranış, ne yapılacağını ne yapılması gerektiğini düşünmek beni aşıyor. Temellendireyim, örnek vereyim. Cinayet mesela, yanlıştır, herkes de bunda hemfikirdir. Altında yatan şey önemli ama bu şekilde değerlendirmek için. Bir kendine tecavüz etmeye kalkan bi adamı karşı koyarken öldüren bi kadın düşünün, bir de işte birini sebebi her ne olursa olsun doğrayıp parçalara ayırıp çöp konteynırlarına atan insanları düşünün. İki durumda da yanlış bi durum var ortada, aradaki fark 'insani' olup olmaması. Doğruyu yanlışı gözardı etmek gerektiği değil anlatmaya çalıştığım, sadece bi kritere daha dikkat çekmek. Bence ilk durumun da yüceltilmemesi gerekir mesela.

Her neyse, olay bu da değildi, sadece kastettiğimi anlatmaya çalıştım. Plan da yapmadım yazıya başlarken, yazıveriyorum.

Düşünüyorum, sıkıntım nedir diye, bulamıyorum, gerçekten aklıma somut bi cümle gelmiyor. Ama boşluktayım, yiyip içip sıçıyorum, geri kalan hayati olmayan şeyler boş geliyor. Yaşıyor hissetmiyorum. Bi şeyde kararlılık gösteremiyorum bu boşluk hissi yüzünden, İnsanlarla bi konuyu tartışırken bile sonuna kadar getiremiyorum, haklı olduğumu düşünsem bile hala 'tamam' diyorum, 'sen haklısın', ya da susuyorum. Enerjim yok. Bu yazıyı yazmak bile gelmiyor içimden, zorluyorum, çünkü bunun beni rahatlattığını düşünüyorum. Bu yüzden sadece rahat hissetmediğimde yazıyorum buraya.

Boşluk ya, her şey zamanın görece daha hızlı akması için gereken şeyler gibi geliyor. 'Şuraya da gideyim, şunu da yapayım, şunu da okuyayım, şunu da izleyeyim de vakit geçsin' Hiçbi şey anlam ifade etmiyor, hiçbi şeyin sonuçlanacağı yer ilgimi çekmiyor. Bu belki de beklentilerle alakalıdır. Kendi hayatım o kadar renksiz, o kadar ilgimi çekmiyor ki, izlediğim-okuduğum-dinlediğim şeylerin içinde yaşıyorum resmen. Yeterince zekice, ilgi çekici, dikkat dağıtıcı şeyler bulduğum zaman günlerce, haftalarca hatta aylarca-yıllarca, tekrar tekrar tekrar dinliyor-izliyorum bunları. Bir haftadır neredeyse sadece bir albüm, çoğunlukla tek bir şarkıyı dinledim mesela. Başka bi şey düşünmüyorum, o kadar güzel ki, kafamı tamamen meşgul edebiliyor. Sözlerine eşlik ediyorum dudaklarımla ses çıkarmadan, kime yazıldığını düşünüyorum, neden, nerede yazıldığını düşünüyorum. Tekrar tekrar tekrar tekrar. Hoşuma gidiyor bu, çaresizce, mutsuzlukla yapılan bi şey değil bu. Sevdiğim dizileri, filmleri tekrar tekrar izliyorum. Repliklerini ezberlediğim karakterler konuşurken arkadaki kitaplığı inceliyorum, ne okuyor diye, koltukları, duvarkağıdını. Uyurken bile, kulağımdan kulaklığı çıkarmıyorum, sabaha kadar çalıyor müzik. Bi an bile boşluk yaratmamaya çabalıyorum. Ve hayatımın en mutlu anları bunlar, ağzına sıçayım. Ve kabul etmek bir müddet çok zor geldiyse de, bu her zaman böyleydi. Okumaya-anlamaya başladığımdan beri, ki okumayı ne zaman öğrendiğimi dahi hatırlamıyorum, baya erken öğrenmişim, her zaman hayatım çok daha az ilginç geliyodu bütün o hikayelerden, ve kabullenemiyodum. Okulda, serviste, sitede böyle efsaneler, korkunç hikayeler, içinde görgü tanığı olduğum heyecanlı hikayeler anlatıyodum. Bazılarına sonradan ben de inanıyodum. Bunları yazarken bile, aklımdan John Watson da psikologuna 'Nothing happens to me.' dedikten sonra Sherlock Holmes'le tanıştı, diye geçiriyorum. Bilmiyorum, çok sağlıksız gelebilir bunlar kulağa oradan, öyledir de muhtemlen, ama gerçekten tutunmaya çalışıyorum, çabalıyorum, ama bunu yaparken hiç zevk almıyorum hatta tam tersine hayat benim için daha da zorlaşıyor.

Need a Holmes to my Watson.

İygeceler.


Saturday, November 22, 2014

Nasıl?

Bu şeyin içinde nasıl yaşıyosunuz lan?
Ne denir, hengamenin. O da değil, bok diyeceğim, sanatsal olmayacak, anlam derinliği taşımayacak. Ya da sıçarım;

Bu bokun içinde nasıl yaşıyosunuz lan?

O kadar samimiyim ki bak bunu sorarken. Şöyle anlatayım samimiyetimi, az evvel Gülçin'i arayıp 1 saat boyunca ağladım; onbeş kere falan bunu sormuşumdur, 'Bu insanlar böyle nasıl yaşıyorlar lan?' Çok merak ediyorum, bütün bunları, yaptığınız bu bütün ağır şeyleri ve yapmak isteyip de yapamadığınız şeyleri nasıl kaldırıp sağlıklı bir şekilde yaşamaya devam edebiliyorsunuz?

Uçlu kalemle harakiri yapmama az kaldı benim, naber?

Ben kaldıramıyorum. O kadar kaldıramıyorum ki, dayanamıyorum artık, ezildim altında. Dersleri falan geçiyorum, gerçekten yapıyorum bunu. Evet, böyle iş olmaz; evet bi insana bu kadar insafsızca yüklenilmez falan. Evet. Doğrudur. Sorun ders değil sadece, şöyle: Adam akşam ağlayarak sızlayarak saçını başını yolarak 5 saat çalıştıktan sonra sabah yenilenmiş bi' şevkle uyanıyor, saçını başını yola yola bi 5 saat daha attırıyor, biraz daha ağlıyor, arkadaşlarıyla tektekçiye gidiyor, tadı damağında kalmamış gibi, dağılmadan, kendini kaptırmadan, öyle bi şey hiç yaşanmamış gibi evden hiç çıkmamış gibi geri geliyor tekrar çalışmaya devam ediyor geç saate kadar, biraz daha strese girip ağlıyor, ama sabah kalkıp derse gidiyor, spora gidiyor, sağlıklı besleniyor, iyi görünüyor, sevgilisi oluyor genelde bunun aynı kafada, onunla vakit geçiriyor.

Ben nefes alamıyorum lan. Benim nefes alacak alana ihtiyacım var, tembellik mi bu bilmiyorum, Benim 'dur lan 5 dakka şurda oturalım'lara ihtiyacım var. Benim ağlamalık zamana ihtiyacım var ulan, vakit kaybetmemek için ağlarken ders çalışıyor adamlar. Benim durup saçmalayacak, boş işlerle uğraşacak, ne bileyim Sherlock'ları tekrar tekrar izleyecek, oyun hamuruyla oynayacak, çantama dışarıdan görünmeyecek kırmızı yıldızlar dikecek vakte ihtiyacım var. Her şeyi bırak, benim bir ruh haline yarım saatten fazla girebilmeye ihtiyacım var ulan. 5 dakka önce arkadaşlarla eğlenip, sonra stresten kafam kabuk ata ata ders çalışamam. Dünyanın en insani isteği bu lan heralde. Bu allahın belası duygusal roller coasterın içinde ağzım burnum tıkanır, gözüm kanlanır benim lan. Kusarım ben. Yapamıyorum zaten.

Hay dur spor yapayım yoruldum, biraz ders çalışayım stres oldum, azcık da Aybüke'yle şurda oturayım ay eğlendim, spor yapayım yine ama sanırsam biraz bokum çıktı, yetişeyim de çamaşırları yıkayayım, hii ders çalışmadım boşver çamaşırı, dışardan yemeyeyim artık ay bulaşıklar dağ gibi oldu, hii yemek yaptım ne ara ders çalışçam, dışarı çıksaydım ya bi ara? Ama spor? Peki ya ders? Çamaşır? Bulaşık? Yemek? Hayat?

Bızzt.

Her parmağımı bi kavanoza batırıp da yiyeyim derken cırcır oldum ulan.

Yetişemiyorum, elimden gelmiyor, ne fiziksel ne mental olarak gücüm kaldı artık, ağzımı oraya gözümü buraya derken Picasso tablosuna döndüm.

Koyverdim ya, hiçbi şeyde bi iddia taşımıyorum, hiçbi şeye özen göstemiyorum, hiçbi şey yapmıyorum resmen. Bütün bu şeyler kolkola girip bi arabaya binmişler, son hız üzerime geliyolar; ben gözlerimi farlara dikmiş donmuş kalmışım yolun ortasında ceylan gibi. Araba çarpana kadar gün geçiriyorum. Nereye kadar giderse.

Evim yok, yaşam alanım 6 metrekare falan. Ders çalışabileceğim 3 yer var, 2si odamda değil, yere oturamıyorum. Aylardır kanepede uzanıp televizyon seyretmedim. Sıçtığım yerle uyuduğum yer arasında yaklaşık 3 metre var. Buzdolabının üzerinde bulaşıklarım var onun üzerinde de montlar falan asılı. Aynı masada yemek yapıyorum, dizi izliyorum, ders çalışıyorum, ağlıyorum, makyaj yapıyorum, kafamı masaya vuruyorum

Daha önce de söyledim, mantar gibiyim. Köksüz, eğreti, saçmasapan ya. Nasıl bu kadar uyum sağladınız lan buraya, buna, bu tempoya? Nasıl gözünüzün feri sönmüyor, nasıl bu kadar hızlı mod değiştirebiliyorsunuz, nasıl altından kalkabiliyorsunuz?

Nasıl bu kadar büyük bi samimiyetsizlikle bu kadar mutlu olabiliyorsunuz?
Oğlum gerçekten ya, nasıl bunları görmezden gelmeyi öğrendiniz, bana da söyleyin lan, ayıp oluyo.
Kaldıramıyorum.
Adapte olamıyorum.
Dahil olamıyorum.
Kendimi adayamıyorum.
Dayanamıyorum lan.

Ramak kaldı.

Şeye ya, sigaraya başlamama, evet. Aynen.
Baya havalı bi şey sigara, hele 18 yaşından küçüksen ve deri ceketin de varsa tadından yenmez.
En sevdiğim.

Göğsüm sıkışıyor ya, yeter.

İyi geceler,
Nupelda.


Tuesday, June 24, 2014

ÜçDört.


  • " Call me a cliché, how right you are. "                                                    
                                                              Kasabian - Days Are Forgotten.


Herkes gibi ben de kendime yabancılaşma seansları geçiriyorum hayatımda. Belki biraz daha garip olanından. Elimde diş fırçam, üzerine sürülmüş macunla aynaya bakakalıyorum. Bi' dış uyaran olmadan, işte ne biliyim macunu üzerime dökene ya da annem falan gelip 'al kırdın kırdın'ın annesi gibi 'salak bu çocuk ya, gerizekalı' tepkisi vermeden kendime gelemiyorum. Ya da bulmaca çözerken, kalemi gazetenin üzerinde unutup bozuk para büyüklüğünde bi mürekkep lekesi bırakana kadar. Ya da irmik tatlısı yaparken dibi tutmasın diye sürekli karıştırmam gerekirken elimde kaşıkla öylece durup tahta kaşığın yanık kokusunu alana kadar. Bence herkes yaşamıştır bu hissi ya, 'ulan bu benim burnum mu, hem burun ne ki ya, suratımızda bi yükselti var nefes falan alıyoz ordan, ne gerek var direk delik olsaymış' falan diye.

İşte, son zamanlarda bu seanslar 'Babam ve Oğlum'un gösterimdeki 50. haftasındaki günlük gösterim sayısı kadar tekrarlanmaya başladı. Günde en az 5 kere, hayatımla ilgili ciddi kararlar veriyorum, ve her seferinde hayatımı bambaşka bi' yöne götürmek istediğimi düşünüyorum. Bütün bunların sağlıklı olmadığını düşünebilmek sağlıklı hissetmemi sağlıyor, yine de, John Nash'in iki hayali arkadaşla yaşamaya alışması ve bunun ne olduğunu bilmesi onu daha az şizofren yapmadı.

Demem o ki, kendimi korkutuyorum.
Ki ben,
Korku filmi izleyemeyen insanım.
Sen düşün.


  • " Swimming through sick lullabies, choking on your alibis. "

                                                             The Killers - Mr. Brightside.


3-4 gün olmuş ya da olmamıştır, kendime değil başkasına yabancılaştım, hayatımda 3-4 kere olmuştur bu da. 3-4 bardak kahve ya da çay içmiştim, hatırlamıyorum, uyuyamadım, belki de ondan değildi, onu da bilmiyorum. Saat 3-4 gibi, Gülçin'i aradım, baya bi', bi' 3-4 saat konuştuk. Kapattıktan sonra bi 3-4 dakika kadar elimde diş fırçasıyla aynaya bakıp burnumu anlamlandıramamış gibi hissettim, sonra geçti. O gün uyumadım. Sonra 3-4 gün pek iyi uyuyamadım. O 3-4 gün boyunca 3-4 şarkıyı başa sarıp sarıp dinledim, hiçbiri mutsuz değildi, götünü sallasan sallardın. Ikea'dan 3-4 liraya aldığım inanılmaz güzel bi deftere büyük harflerle BIKTIM yazdım. Bıkmaktan başka bi şeydi, aklıma 3-4 şey geldi yerine yazacak, yine de en çok bıktım denirmiş gibi geldi, öyle yazdım. Ve inanın, şu paragrafta, 3-4 kere aklımdan geçmiş olsa dahi, yalan yanlış tek bir şey yok.

Üzgün değildim, değilim, kafam karıştı, amaçsız gibiyim. Bir şeylere yoğunlaşmak istiyorum, bir adama, bir şarkıya, bir kitaba, anneme, ellerime, ayakkabılarıma, edebiyata, şarap yapımına, gitar çalmaya, teknolojiye, şiire, ataride silahla oynadığımız pis pis gülen köpekli ördek vurma oyununa, bilgisayarımın içini açmaya, ev işlerine, yemek yapmaya, her hangi bir şeye yahu!

Ama sanırım bu da benim lanetim.
Bir şeylerde iyiyim.
Birçok şeyde iyiyim, mütevazi davranmazsam.
Ama Allah kahretsin, hiçbir şeyde çok iyi değilim.
Çünkü odaklanamıyorum.

Bu beni öylesine derinden rahatsız ediyor ki, sanırım kendime aynadan canımın içi Chloe (buyrun buradan) gibi bakmaya başladım. Kendimde fark ettiğim haklı özgüven eksikliği artık başkaları tarafından da fark edilmeye başlandığından beridir oynadığım 'yalnız onu en iyi ben bilirim' maskem düştü, tereddütlü, beyni titrek birine dönüştüğüm izlenimine kapılıyorum. Daha önceleri kimsenin alay etmesine mahal vermeyen tavrım yerini alay edildiğinde 'yha ama neden alay ediyorsn' a bıraktı. 

Kendine saygı/ kendine güven adına, kendimi en az 3-4 şeyde (:P) en azından 'EVET BANA BU KONUDA GÜVENEBİLİRSİN' (tabii ki büyük harflerle) diyebilecek kadar 'çok' iyi duruma getirmeliyim. Kendi adıma, bunun başka yolu olmadığını açıkça görebiliyorum.

Evet, cevap bu, aynen, doğru.
Ama hoca cevaba 2 puan veriyormuş.
Yolu da yazmamız lazım yani.

  • " Like a one-man-band, clapping in the pouring rain. "

Etrafımdaki insanlar bilgisayarlarında bir problem olduğunda beni arayıp sorabiliyorlar, ama ben kendi bilgisayarımdaki problemi düzeltemiyorum.
Yıllar sonra karşılaştığım ilkokul arkadaşım beni 'sen inanılmaz kitap okuyordun ya, tam bir kitap kurduydun' diye hatırlıyor, ama ben aylardır kendimi mutlu edecek kadar okumuyorum.
Aynı şekilde, oldukça iyi ingilizce bildiğimi düşünüyor herkes, ana dili ingilizce olan bir arkadaşımla oldukça iyi anlaşabiliyoruz, yine de kendimi tatmin edecek kadar bilmiyorum.
İnsanlar yazdıklarımı beğendiklerini söylüyorlar, kendimi mutlu edecek kadar iyi yazamıyorum yine de.

Bütün bu 'yeterince iyi değilim', 'benim bu konudaki kapasitem bu değil' şikayetlerimin ucu bana, benim kendimden tatmin olmayışıma bağlanıyor gördüğüm gibi. Zekama ve potansiyelime güveniyorum, evet ama, kim güvenmiyor ki, kim 'ben salağım ya, onu bunu yapamam' diyor? Keşke bunu anlamanın bir yolu olsaydı. Beynimize sağ tıklayıp teknik özelliklerimizi kontrol edebilseydik. Bu bilgisayara şu oyun yüklenmez, der gibi; şu adam bunu yapamaz diyebilseydik. Ama ne yazık ki, benim düşünebildiğim tek yok kendimi tatmin edene kadar denemek. Yazım tarzımı değiştirdim mesela, bilmiyorum, değişim yapıyor olmak her zaman ilerlemeyi beraberinde getirmeyebilir. Yine de, denemiş olmak kendimi mutlu etmek adına yapılması gereken bi' şeymiş gibi görünüyor. Bakın, burada zorunluluktan bahsetmiyorum, örneklemeye çalışayım. 'Kitap okumak iyidir, ama ben yeterince okumuyorum' şeklinde bir rahatsızlık değil bu 'Kitap okumak beni mutlu ediyor, neden mutlu olacak kadar okumuyorum lan, salak mıyım' şeklinde.

Bi' şeylerde iyi olma isteği, kendini yukarılarda görmeye alışmış ya da tam tersini kendine konduramayan hastalıklı bir egonun ürünü müdür bilmiyorum. ( Peh, iyice Asgard'lı Loki triplerine girdim. )Ve bu yazıda o kadar çok bilmiyorum dedim ki, karar verdiklerimin doğruluğundan üç gün sonra da bu kadar emin olacak mıyım bilmiyorum. Ama iyi olmak istiyorum. Kendimi iyi hissetmek istiyorum her anlamda Belki de bu da, bana bu yazıyı yazdıran o seansların bir ürünüdür. Yine de, yazmak rahatlattı. Her şeyden öte, yazarken keyif aldım. 

Bu kadar sıkıcı kişisel şeyleri, ta buralara kadar okuduysan:
İlkin sana teşekkür,
Sonra da bana aferin.
Sen okuduysan ben de okuttum olm.

İyi geceler.
Sevgiler,
Nupelda.

Konudan bağımsız kıyak : 


Friday, June 20, 2014

Let It Be.

Bir süredir sanat filmlerindeki tıkanmış polisiye yazarları gibi ekranda yanıp sönen imlece bakıyorum. Ne yazmam gerektiğini bırak, ne hissetmem gerektiğinden bile emin değilim. Kendimi kalbi kırılmış, incinmiş ama rahatlamış hissediyorum. Bir yandan kendime 1 ay sonraki kendimle ilgili hedefler koyarken bir yandan bir saniye daha yaşamak istemiyorum. Ve Allah kahretsin, bütün bunlar o kadar tanıdık ki. Ben bunları o kadar çok yaşadım ki, o kadar çok. Tekrar, tekrar, tekrar, tekrar. Hatta neredeyse birebir aynı olaylar. İçim aynı sıkıldı, canım aynı acıdı.

Ulan.
Acısın.
Bırak olsun be.
Olsun anasını satayım.

6-7 sene önce uykularımı kaçıran, günlerce ağlatan olaya dönüp gülümseyebiliyorum. Kendime gülebiliyorum. 3-4 sene evvel depresyondan depresyona sürükleyen, bütün yaşama isteğimi alıp götüren, ot gibi zayıflatan olayı hatırlayıp gülümseyebiliyorum.

Ulan daha geçen sene be.
Bi' daha gülemem sanmıştım, bütün her şeyden sonra, bugün olanlardan sonra dahi, tam şu an gülebiliyorum.

Bırak olsun.

Kendimi 'Kahpe Bizans'taki Mehmet Ali Erbil gibi karnıma karnıma gömülmüş kılıcı tutup 'ACIMADI Kİ' diyomuş gibi hissediyorum ama tam öyle değil o. Acıdı ulan, baya bi acıdı. Orası zaten eşelenmiş, örselenmiş bi yerdi, daha da iyileşmeyecek kadar acıttı. Ama bak, bana bak, ben acımadığından gülmüyorum. Ben alıştığımdan gülüyorum. Kendimi bu halde bulduğumda 'Bak tam şimdi, şu anda bunları düşünme, şu hapları at da sakinleş, hele bi yarın olsun da böyle düşünmeyeceksin, uyuyamıyosan da şeyapalım birilerini arayalım' diyebilecek kadar profesyonelleştim. Hatta kendime 'Little Miss Sunshine'dan sahneler hediye edip güldüm kendi kendime. Birilerine dayanmaya çalıştım, Gülçin'i aradım taa hava aydınlanana kadar konuştuk. Cam, kor falan üzerinde yürüyen tipler var ya, kendilerini o acıya alıştırmışlar hani yürüyüp geçiyolar, öyle hissediyorum.

Bırak olsun lan.
Yürür geçerim bunun da üzerinden cambaz gibi, daha önce geçmedim mi?

Çok süre değil, gün hesabı süre sonra düzelicek bu.
Bırak olsun.

Olsun mu?



Olsun.
Sevgiler,
Nupelda.


Friday, May 30, 2014

Mavi Hap mı, Kırmızı Hap mı?

Farkettim ki, hayatımın gidişatını etrafımdaki insanlar belirliyor. Bu, yemeğe nereye gittiğimden tut mutlu olup olmadığıma kadar her şeyi ama her şeyi kapsıyor. 'Hayır' diyemiyorum. 'Bunu yapmak istemiyorum, şunu yapmak istiyorum.' diyemiyorum. Hep 'peki' diyorum 'senin dediğin, senin istediğin gibi olsun.'. Hep bunu yaparsam insanlardan saygı duyacağımı, iyi niyetimin takdir edileceğini düşündüğümden artık düşünmeden yapıyorum bunu.

İnsanlar alışkanlıkları, rutinleri ellerinden alındığında hırçınlaşıyorlar. Bu, eğer onlara kendinizden çok fazla şey verirseniz onun 'hakları' olduğunu düşünmelerini sağlıyor. Bak mesela babam anneannemi ve teyzemi bize her geldiklerinde evlerinin önünden alıp akşam da tekrar evlerine bırakıyor, anneannem yaşlı olduğundan. Bi gün anneannem zaten bizdeydi, teyzem dolmuşa binip gelmişti babam okuldaydı, çalışıyordu diye. Kıyametleri kopardı, 'nasıl beni almazsın' diye babam eve gelince. İyi de, adam seni almak zorunda değil ki? Buna rağmen her zaman seni evinin önünden alıp, geri bırakmış, tek bir sefer hariç. Bunun tam tersi olsaydı, hiçbir zaman yapmayıp tek bir kere yapmış olsaydı bunu, yaptığı gün gözünde ne kadar harika bi adam olucaktı. Bunun gibi işte, insanlara ne kadar boynunu büküp 'tamam öyle yapalım', 'nasıl istersen', 'tamam haklısın' dersen, bunun hakları olduğunu düşünüyorlar. Bir gün kendini dizginleyemeyip 'ulan hayır onu yapmak istemiyorum' ya da 'hayır, sen haksızın' dediğindeyse teyzemin babama verdiği tepkiyi veriyorlar işte. Özgürlükten, samimiyetten, saygıdan dem vurup bunları, daha da önemlisi iyi niyeti ve açıksözlülüğü(dobralığı değil!) en çok manipüle edenler böyle insanlar işte.

Bunlar beni mutsuz ediyor, sabahları yataktan kalkıp 'ne yapıyorum ya ben, nerdeyim, bu insanlar kim, sırtımı dayayacağım kimse yok resmen' diyip bütün hayatıma yabancılaşıyorum. En kötüsü, amaçsız hissediyorum. Kendimi kaybetmiş hissediyorum, varlığımın hiçbi fark yaratmadığını ve anlamı olmadığını düşünüyorum hatta. Evet, geçebiliyorum öyle ya da böyle, ama ders kitaplarına bakmak midemi bulandırıyor. Önceden bunun sebebinin geçemiyor olduğunu düşünürdüm. Hayır, gerçekten nefret ediyorum. Ve şu anda burada yaşıyor olmamın tek sebebinin bu olması dünyanın en saçma şeyi gibi geliyor. Başka bağlayan bi şey yok beni, o kadar köksüzüm ki burada, mantar gibiyim, 6 sene sonra çürüyüp gidecek bi mantar. Kimse bana buraya ait hissettirmiyor.

Sonra dondurma yemeye gidiyorum, kağıt helva arası dondurma. Şişman bi adam kağıt helvayı gömleğinin altından çıkmış göbeğine süre süre dondurmayla kaplıyor. Ama o kadar az koyuyo ki içine 'o üç top mu?' diye soruyorum. 'EVET' diyor ters ters yandan bakarak. Bi şey demiyor, alıyorum.

- Çikolata sosuyla fındık da alabiliyo muyuz?
- Huff, ver.
- Ne kadar?
- 4 buçuk lira.
- Ama daha dün 4 liraya aldık aynından biz?
- Ne zaman?
- Dün işte.
- Yok 4 buçuk lira o.

Adam o kadar ters biri ki, dondurma ne kadar lezzetli olursa olsun bok gibi gelicek bana. Suratım düşüyor, yanımda Aybüke ve İdil var, onlar da istiyor birer tane. Tam o esnada başka bi adam geliyor, diğerinin işe yeni başladığını, kusura bakmamamızı, fiyatının da 4 lira olduğunu söylüyor. Aybüke ve İdil'inkini o koyuyor güzelinden. Yerken somurtup duruyorum, 'yaa ama benimki bok gibi' diye diye. Kalkıp gidiyoruz, baya da uzaklaşıyoruz, arkamdan koşma sesi duyuyorum, dönüp bakıyorum. Sonradan gelen o adam elinde bi külah dondurmayla koşuyor. Yetişince külahı bana uzatıyor, benim istediğim çeşitlerden koymuş bi de külaha. Nefes nefese 'Kusura bakmayın, kalktığınızı görmedim, yetişemicem sandım, sizinkini az koymuştuk, vicdanım rahat etmedi, buyrun.' diyor. İlk başta şaşırıyorum, teşekkür edip alıyorum sonra. Adam dönüp gidiyor, biz Aybüke ve İdil'le birbirimize bakıyoruz ve benim resmen günüm kurtuluyor. Bununla mutlu oluyorum. Saatlerce sırıtıyorum bu sebepten.

Farkediyorum ki, mutlu olmam aslında ne kadar kolay. Sadece hayatımda beni şu adam kadar mutlu etmeyen, ya da mutlu etmeyi umursamayan insanlar var.

Mutsuz olduğumu hissediyorum, ama farketmiyorum. Yemekle diziyle müzikle ya da derslerle kendimi meşgul tutup bi şekilde, sabahları amaçsız, etrafımdaki bir sürü ama aslında yalancıktan orada olan insanlara uyanıyorum. Farkındalık çok kısa flaşlar gibi gelip gidiyor, şu an da onlardan biri. Çok canın acıyoken uyumak gibi, tatlı uykundan uyanıp canının acıdığını farkeder, tekrar uykuya dalmaya çalışırsın ve dalarsın da. Güzel, hissiz uykuna. İşte o farkındalık tıpkı o can acısı gibi. Onun dışında morfin etkisinde gibi(aslında bir bakıma öyle) uyuşmuş hissediyorum hayata karşı. Hissettiklerimi abartmıyorum, hatta anlatamıyorum bile.

Evet, tatlı uykuda gibiyim bütün o sorumluluklar, yaşamak için yapmam gerken bütün o şeylerin koşuşturmasında. Ama eğer uyanmazsam, ağrıyı durdurmak için hiçbi şey yapamam. Sonsuza kadar uyuyamam.

O yüzden bi karar vermem gerek. Harikalar Diyarı'ndaki Tavşan'ın deliğinin nereye kadar gittiğini mi bilmek istiyorum, yoksa yatağımda uyanıp bütün bunlarla ilgili bi şey mi yapmak istiyorum?

Mavi hap mı yoksa kırmızı mı?